•     14 Ağustos 2020

Yorum- Kadri Gürsel (30): Ayasofya gerçekleri

Kadri Gürsel, Yorum’da bu hafta Türkiye sağının sıklıkla gündeme getirdiği Ayasofya Müzesi‘nin ibadete açılması ve dolayısıyla camiye dönüştürülmesi tartışmalarını değerlendirdi. Gürsel’e göre, bu konu bir “siyasal iletişim hokkabazlığı”. Gürsel, “Ayasofya’nın camiye dönüştürülme gündeminin kendisi bir stres barometresidir. Şu an iktidarın stresi yükselmiştir; iktidar, söylemini de vaatlerini de tüketmiştir. Bu nedenle Ayasofya gibi aslında olmayan bir meseleyi mesele etmektedir” diyor.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal 

Dilek Şen: Değerli Medyascope izleyenleri, herkese merhaba. Bugün ‘’Yorum: Kadri Gürsel’’de Ayasofya tartışmalarının anlamını, “Ayasofya Gerçekleri” başlığını konuşacağız. Bu tartışma geçen haftanın gündemini epey meşgul etti, halen de etmeye devam ediyor.Kadri Gürsel hattımızın diğer ucunda. Kadri Bey, yayınımıza hoş geldiniz. Nasılsınız?
Kadri Gürsel: Teşekkür ederim, Dilek Şen. İyiyim. Sizi sormalı?

Şen: Ben de iyiyim. ‘’Bu tartışmaların anlamı nedir?’’ diye sorarak başlayayım.
Gürsel: Konunun pek tartışılmayan bir veçhesi var; onu konuşmanın zamanıdır diye düşünüyorum, o da şu: İktidar uzunca bir süredir Ayasofya’yı ibadete açmayı bir gündem haline getirdi; bu gündemin (ateşini) kimi zaman harlıyor, büyütüyor, kimi zaman da işine öyle geldiği için yatıştırıyor, üzerini kapatıyor. Bu konu ilk kez 2013’te,üst düzey bir hükümet yetkilisi olan Bülent Arınç tarafından dile getirilmişti. Şöyle hatırlatmaya çalışayım: Bülent Arınç, ‘’Ayasofya’yı yeniden ibadete açma’’ konusunu 2013’te gündeme getirince, ben Al- Monitor’de bununla ilgili bir yazı yazmıştım. Arınç, Ayasofya’nın yeniden açılmasını “Mahzun Ayasofya’nın yeniden gülmesi” şeklinde tabir etmişti o zaman. Hatırlatıyorum: 15 Kasım 2013’te ‘’Ayasofya Halı Müzesi’’nin açılışında yaptığı konuşmada şöyle demiş: “Burası bir camidir. İbadet amacıyla açılmış ve yüzyıllar boyunca kullanılmıştır. Cami, ibadet dışında başka bir maksatla kullanılamaz. Bu mahzun Ayasofya’ya bakıyoruz, inşallah güleceği günlerin yakın olmasını Allah’tan diliyoruz.” Şimdi bakın, 2013, o zamanlar askerî vesayet yıkılmış, iktidar içinde bir kavga var ama iktidarın laik Cumhuriyet ile olan kavgasını artık kazandığı, galip çıktığı bir dönemdeyiz. Askerî vesayetin, o tabir edilen askerî siyasete müdahil olma yeteneğini kast ediyoruz. 2011 YAŞ Toplantısı’nın üzerinden, yani bu yeteneğin askerin elinden alınmasının üzerinden 2 yıldan fazla bir zaman geçmiş; medya üzerinde gerçekten bir tahakküm oluşturulmuş. Böyle bir ortamda ‘’Ayasofya’yı açmak’’tan, ‘’bu mahzunluğu sona erdirmekten’’ filan bahseden bir Bülent Arınç var. 
Bugüne geliyoruz: 31 Mart 2019 Yerel Seçimleri’nden önce, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, İstanbul’da seçimleri kaybedeceğini anladığı andan itibaren İstanbul’da son haftayı geçirdiğini hatırlayalım: Çok sayıda miting düzenlemiş ve bu mitinglerin hepsinde Ayasofya’yı müze statüsünden çıkarıp ibadete açacaklarını, seçimden sonra bunu yapacaklarını defalarca söylemişti. “Erdoğan’ın ağzından söz bir kere çıkar” diyerek de seçmenine güvence vermişti. Fakat Erdoğan seçimleri kaybetti. Bunu ‘’Erdoğan kaybetti’’ diye nitelemek lazım. Ondan sonra uzun bir süre bu Ayasofya konusu gündeme gelmedi. Şimdi tekrar, bu konuyu gündeme getirmelerinin bir nedeni var: İktidarda bir stres artışı gözlemliyoruz. Bu pandemi nedeniyle camilerin ibadete kapatılması, daha sonra tekrar 29 Mayıs’ta camilerin açılacağı haberinin duyulmasından önce, Cumhurbaşkanı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un bir tweet paylaşmıştı. Bu tweette “Özlemimiz yakında sona erecek” manasına gelen bazı ifadeler kullanmıştı; camilerin yeniden ibadete açılacağını kastediyordu elbette. Ama fotoğraf olarak Ayasofya fotoğrafını koymuştu. Bu benim gözümden kaçmadı ve ben bu konuda bir yazı daha yazdım. Burada iktidarın artan bir stresi söz konusu ve yeniden Ayasofya’yı bir mağduriyet konusu olarak gündeme getirme çabası var, bunu gözlemliyoruz. Ondan beri de zaten görüyorsunuz, Ayasofya’nın yeniden ibadete açılması konusunda köşe yazıları yazılıyor, sosyal medyada kampanyalar düzenleniyor. Ama şunu demek hakkımız değil mi? ‘’Bu konuda elinizi bağlayan mı var?’’ Türkiye, Ayasofya Camii’nin müzeye dönüştürülmesi konusunda acaba bir uluslararası anlaşmaya imza mı atmış? Bundan vazgeçemeyeceği hususunda güvence mi vermiş? Böyle bir şey mi söz konusu? Hayır, yok. Şu an acaba Batı dünyasında “Eyvah, Türkiye Ayasofya’yı yeniden cami yapacak” diye yükselen bir duyarlılık mı söz konusu? Böyle bir şey yok. Türkiye’de “Ayasofya ibadete açılmasın, Ayasofya müze olarak kalsın” diye, bu minvalde bir kampanya mı söz konusu, muhalefet, bu yönde mobilize mi olmuş durumda? Hayır. Peki, Türkiye’de Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesine engel olan vesayet odakları mı var? Misal, bu konuda yüksek yargıdan bir muhalefet, bir direnç mi var? Parlamentoda herhangi bir direnç mi söz konusu, bunu geçirmemenin imkânı mı var? Ayrıca parlamentoya gerek mi var? Böyle bir şey yok. Askerin yapmış olduğu uyarılar mı var? Kiminle kavga ediyorsunuz, kiminle dövüşüyorsunuz? Kime karşı ‘’Ayasofya cami olsun’’ diye bir kampanya yürütüyorsunuz?

Şen: Aslında ‘’kiminle dövüşüyorsunuz?’’ sizin çok önemli bir sorunuz. Ama malumunuz, şöyle de bir gündem yaratılıyor: En azından, Türkiye, Yunanistan’la bir tartışma içine girmiş oluyor ve Yunanistan medyasında sıklıkla Erdoğan’a yönelik endişeler, Ayasofya ile ilgili endişeler dile getiriliyor. Ayasofya tartışmaları dış politika bakımından ne kadar gerçek bir gündem sizce?
Gürsel: Bu tartışmanın Türk-Yunan meselesi haline gelmesi doğaldır. Ama bu asimetrik bir durumdur: Yunan tarafının arkasında Batı Avrupa’nın, Ortodoks dünyasının, Atlantik ötesinde Amerika Birleşik Devletleri’nin saf tutmasıyla, ancak iktidara buradan ekmek çıkar. Bir Türk-Yunan meselesi haline gelmesi, ancak böyle olur. Yani buradan bir Doğu-Batı kavgası, Doğu-Batı karşıtlığı, İslâm-Hıristiyan dünyası karşıtlığı ve kutuplaşması ekseninde bir enerji üretebilir. Buradan yola çıkarak, içeride -varsa, olacaksa- eleştirileri bastırabilir. Hayal gücümü kullanarak aklıma şöyle bir şey geliyor: Misal, Ayasofya’nın neden camiden müzeye dönüştürüldüğünü, bir rasyonel içinde izah etmeye çalışanlara dahi iktidar tarafından yapıştırılabilecek yaftalar var: Mesela onlara “Bizans’ın torunları” denilebilir. Kendilerine “Osmanlı torunu” diyorlar ya, Ayasofya’nın camiden müzeye dönüştürülmesinin mantığını yeniden gündeme getirip hatırlatmaya çalışanlara da “Bizans’ın torunları” diyebilirler. Buradan güzel siyasi ekmek çıkar. Çünkü bu iktidar ekmeğini kutuplaşmadan yiyor; iktidar açısından ekmek orada. Ama gerçekte böyle bir şey yok. Bakın, Ayasofya eğer yeniden camiye dönüştürülürse, Batı’dan, özellikle Avrupa’dan, Yunanistan’ı destekleyen, bunu Türkiye ile kavga konusu haline getirilmesi yolunda herhangi bir dinamik ortaya çıkmayacak. Benim gördüğüm o. Belki Moskova’dan gelebilir, çünkü 29 Mayıs 1453’te İstanbul fethedildiğinde ve Ayasofya camiye çevrildiğinde, bir Ortodoks mabediydi. Dolayısıyla bir de böyle bir ayrışma var. Şimdi yeri gelmişken ona da değinelim madem.

Şen: Neden Ayasofya 29 Mayıs 1453’te cami yapılmıştı?
Gürsel: Ayasofya ile ilgili önemli tarihlerden birincisi, 27 Aralık 537. Eski Bizans başkenti, orada Yunanca adıyla ‘’Hagia Sophia,’’ yani ‘’Tanrısal Bilgelik’’ adı altında bu kilise açılıyor. Daha sonra malum, 29 Mayıs 1453’te camiye çevriliyor. Üçüncüsü de, 24 Kasım 1934’te, Bakanlar Kurulu kararıyla müzeye dönüştürülüyor. Yani müzenin tekrar camiye dönüştürülmesi için Erdoğan’ın imzası ve tek başına bir kararnamesi yeterli. Çünkü artık ‘’Bakanlar Kurulu’’ diye de bir şey kalmadı. Yap o zaman, buyur, sizi tutan nedir, elinizi ne tutuyor? Karşınızda hangi engel var? Bir direniş mi var? Niye kendinizle böyle gölge boksu yapıyorsunuz? Madem (konumuz) Ayasofya gerçekleri, bunu neden yapıyorlar? Konu şu: Aslında kendi tabanlarını kandırmaya çalışıyorlar. Kendi tabanlarına karşı, bu Ayasofya kampanyasını yürüterek sanki karşılarında gerçekten büyük bir engel varmış, sanki ellerini tutan varmış, sanki buna karşı gizli bir direniş varmış, mani olunuyormuş etkisini yaratarak, Ayasofya’yı açtıklarında çok büyük bir zafer kazandıkları havasını yayacaklar. Aslında bu bir kurnazlık. Yaptıkları tamamen bir siyasal iletişim hokkabazlığı. Ama biz yine de madem öyle hatırlatmak babında bazı şeyleri söyleyelim. Kendileri cami yapabilirler, neticede problem değil. Ama o zamanlar camiden müzeye dönüştürülmesinin ardında yatan nedenler şudur: Bunu Sedat Ergin de yazmıştı, Zafer Toprak ile konuşmuş. Birincisi, Cumhuriyet’in kuruluşundaki hümanist kültürün yansıması, hümanist bakış açısı. Yani üzerinde yaşadığımız bu toprakların geçmişinin bütününe sahip çıkmak gibi bir kaygı. Ki aslında bu toprakların tarihi 1071’den ve İstanbul’un tarihi 1453’ten başlamıyor. Biz de burada geçici değiliz. Burası bizim topraklarımız. Bunu iddia etmemizin, -bakın ‘’iddia etmemizin’’ diyorum, çünkü burada başka iddialar da söz konusu- bunu söylememizin kanıtlanması açısından eylemlilik de gerekiyor. Bu da, bu sahiplenmeyi destekleyen bir eylemlilik. Yani bu toprakların tarihinin bütününe sahip çıkmak; bu topraklardaki insanlığa ait bütün tarihe, bu manada sahip çıkmak için atılmış bir adım. 
Artı, aynı zamanda da, o dönemde genç Cumhuriyet’in, genel olarak Batı dünyasıyla, Hristiyan Batı’yla ve Ortodoks dünyasıyla barışma isteğinin de bir dışa vurumu. Bu, “Yurtta Barış, Dünyada Barış” mottosunun, sloganının, gerçeklik kazandığı bir an aslında. Türkiye’nin, Hristiyan dünyasıyla iyi geçinmek istediğini gösteren bir eylem. O zaman camiden neden müzeye çevrildi?’’ diye tartışıyoruz ya, peki, Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettiğinde, Ayasofya Kilisesi’ni neden camiye çevirdi, ona da bakalım. Bu sadece bir kılıç hakkı mıydı? Bu kadar basit mi? Ben burayı fethettim, el koydum. Böyle bir şey değil. İki nedeni var. Birincisi, çok açık, şehirde cami yoktu. Fethetmiş, bir cami yapmaya başlasa o zamanın teknolojisiyle belki yıllar sürecek. Büyük bir cami, şehrin şanına yakışır bir cami. Şehrin simgesi olan Ayasofya’yı camiye çevirmek, hemen o gün yapılacak, atılacak en kolay adım. İkincisi, şunu da belirtmek lazım: Orası cami değil de kilise olarak kalsaydı, şehirde yaşayan Rum halkının, ‘’Kostantinopolis’’ adıyla İstanbul’u geri alma umudu da canlı kalacaktı. O zaman, İstanbul’un kesin bir şekilde el değiştirdiğinin dünyaya ve yerel halka gösterilmesinin en önemli adımı, Ayasofya’nın camiye çevrilmesidir. Bugün bu iki kriter açısından değerlendirelim: Bir, bugün artık İstanbul’da çok sayıda cami var. Bu manada, Ayasofya’nın camiye çevrilmesinin ibadet mekânı ihtiyacını karşılamak gibi bir amacı yok. Burada ancak bir tarihsel rövanşizm kaygısı var.

Şen: Zaten aynı alanda…
Gürsel: İslâmcı siyaset, (Ayasofya’nın) camiden müzeye çevrilmesinin rövanşını almak istiyor. Burada yine fetih konusuna geliyorum; fetih konusu önemli. ‘’İstanbul’un Fethi’’ düşüncesine iki türlü bakılabilir. Birincisi, modern, seküler ve hümanist bir bakıştır. O da, şehirde insanlığın kültür mirasına ait olan tüm yapıt ve yapıları, şehrin tüm varlıklarını ayrım gözetmeksizin sahiplenmek. Şehrin Neolitik Çağ’a kadar giden bütün geçmişini, onlara ‘’çanak çömlek’’ demeden sahiplenmek, bunları korumak ve tüm dünyanın istifadesine açmak. İkinci bakış açısı da, İslâmcı anlamda fütûhatçı bakış açısı; yani müzeden camiye çevirme gayesi, ‘’İstanbul’un yeniden fethi’’ gibi bir rövanşist düşünceyi sembolize ediyor aslında. Bu onların tercih ettikleri bir sembolizm. Tabii böyle bir sembolizm aracılığıyla politika yaparak İstanbul’u sahiplenmiş olmuyorlar; İstanbul’un sadece bir geçmişini sahiplenmiş oluyorlar. İstanbul’un tüm geçmişini sahiplenmiş olmuyorlar.

Şen: Burada şunu da sorabilir miyim? Bu dönüşüm sonrasında, yapı olarak Ayasofya’nın başına ne gelebilir?
Gürsel: Bu güzel bir soru. Şu açıdan güzel bir soru, benim de aklımda bu soru vardı. 31 Mart 2019 Yerel Seçimleri’nden bir hafta öncesinden başlayarak demiştim ya… Hatta şunu da hatırlatayım: Erdoğan daha önce, ‘’Ayasofya cami olarak yeniden ibadete açılsın’’ diyenlere, ‘’Önce siz Sultanahmet’i doldurun da, sonra sıra Ayasofya’ya gelir. Bu siyasi bir konudur, siyasi sonuçları olur’’ filan demişti. Hemen ondan birkaç gün sonra, meydanlarda, Ayasofya’yı yeniden ibadete açacaklarını, müze olmayacağını, adının camiye döneceğini, gezmek isteyenlerin ise Sultanahmet’te olduğu gibi ücret ödemeden bunu yapabileceklerini birkaç kere söylemişti. Ben de yerel seçimden sonra böyle bir adım atılabileceği varsayımıyla, Diyanet İşleri Başkanlığı, Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığı’na şu soruyu sordum. Çünkü Ayasofya müze olduğu için aslında seküler bir mekân. Orada hem Hıristiyanlığa hem de Müslümanlığa ait semboller, figürler ve yapıtlar bir arada duruyorlar. Orası dinî bir mekân olsa, bunlar bir arada duramaz. Ama seküler bir mekân olduğu için bir arada duruyorlar. Peki o zaman bunlar ne olacak? İnternet sitesi üzerinden şöyle bir soru sordum. Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığı’na dinî konularda soru sormak mümkün. Seçimden 5 gün sonra, 5 Nisan 2019 Cuma günü sordum. Sorum şuydu: “Kilise veyahut Hıristiyanlıkla ilgili sembol ve görsel içeriklerin bulunduğu kapalı mekânlarda namaz kılmak dinen caiz midir?” Bana şu cevap geldi, özetleyerek aktaracağım: “Temiz olmak kaydıyla her yerde namaz kılınabilir” denmiş. Fakat sonraki şu cümleler ilginç: “Başka yerde namaz kılma imkânı varsa, kilisede namaz kılmak mekruhtur. Ancak kilise ve sinagogda namaz kılmak zorunda kalındığında, imkân varsa resim ve heykellerin üzerinin örtülmesi gerekir.” Cevap bu. Zaten burada bahsedilen artık kilise olmayacak, camiye çevireceğiz ya. Ayasofya, 1934’te camiden müzeye dönüştürülürken, çok hassas, çok titiz ve aslında uzun yıllar süren bir çalışmanın neticesinde, üzerleri sıvayla, badanayla örtülmüş fresklerin, mozaiklerin ve Hristiyanlık sembollerinin ortaya çıkarılması söz konusu oldu ki bugün iç mekânda, o yarım kubbelerde Hıristiyanlıkla ilgili mozaikler, mekâna hâkim pozisyonda durmaktadır. Eğer Ayasofya’nın kubbesinin altında namaz kılınacak, ibadet yapılacaksa, orada Hıristiyanlıkla ilgili dini semboller mevcut. Peki camiye çevrildiğinde bunlar ne yapılacak? Çünkü Diyanet İşleri Başkanlığı ‘’mekruhtur’’ demiş. Tamam, camiye çevirdik, mekruh değil. Ama o zaman resim ve heykellerin üzerlerinin örtülmesi lazım. E, bu biraz ortaya gülünç bir tablo çıkarmayacak mı? Şöyle bir gülünç tablo; Bu mozaiklerin üzeri namaz saatlerinde mi örtülecek? Herhalde sıvayla, alçıyla kaplamak olmaz. Bunun yapılacağının aklıma bile gelmesi, beni Türkiye’yi uygar dünyadaki konumunun sorgulanacağı gerçeği karşısında korkutuyor. Dolayısıyla ben bunun kontrplaklarla veya başka bir sistemle, bir perde sistemiyle örtüleceğini ve kapatılacağını varsayıyorum. Çünkü burada günde 5 vakit namaz kılınacaksa, o zaman şöyle bir şey olacak demek: Namaz saatlerinde burası ziyaretçilere kapatılacak, Hristiyanlıkla ilgili bütün sembollerin üzeri örtülecek, namaz saati bitince bu semboller açılacak, sonra ziyaretçiler içeri alınacak. Bu bana biraz gülünç bir uygulama olarak geliyor. Bazı yerlerde gülünç olmayabilir ama Ayasofya’da gülünç ve zorlama bir uygulama gibi geliyor açıkçası. Çünkü bir kere ona cami demişsiniz. Cami dedikten sonra, orada Hristiyanlığa ait semboller yer almamalı, olmamalı. ‘’Ziyaretçilere açacağız’’ diyorsanız, ziyaretçiler de oraya o eşsiz mozaikleri görmeye gelecekler. Siz onları her zaman ziyaretçilerden kaçıracak mısınız? Bu işin derinliğine indiğimiz zaman, biraz daha detaylı düşünmeye başladığımız zaman, konu böyle noktalara geliyor. Cumhurbaşkanı’nın 31 Mart 2019 Seçimleri’nden önce vermiş olduğu bu sözün uygulanması da kendi içinde bu tür komplikasyonlar içermektedir. 

Şen: Kadri Gürsel, son olarak şunu sorabilir miyim? Siz az evvel, 1934’te Ayasofya’nın müzeye dönüştürülmesi hususunun, Batı’yla bir barışma ya da bir yakınlaşma umudu olduğunu söylediniz. Yunanistan’la ya da Batı’yla olası bir huzursuzluğu göze alıp, Ayasofya gerçekten camiye dönüştürülürse Temmuz ayında, Erdoğan buradan -yine sizin tabirinizle- nasıl bir enerji elde edebilir? Eridiği söylenen, anketlerle ortaya konan sonuçları göz önünde bulundurursanız, kendi tabanından oy olarak geri döner mi?
Gürsel: Bu Ayasofya’nın gündeme getirildiği anlar, Ayasofya’nın kendisi, Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi gündeminin kendisi, bir stres barometresidir. Bunu tekrarlıyorum: İktidarın stres barometresidir. Şu an iktidarın stresi yükselmiştir ve iktidar, söylemini de, vaatlerini de tüketmiştir, verebileceği yeni bir şey kalmamıştır. Ülkenin gerçek meselelerine sunabileceği bir çözüm yoktur. Bu nedenle, Ayasofya gibi, aslında olmayan bir meseleyi, mesele etmektedir. Neden olmayan bir mesele? Çünkü istendiği zaman açılabilir de ondan. Bu İslâmcıların rövanşist duygularıyla, Ayasofya’nın müzeden camiye döndürülmesi onlar için bir mesele olabilir. Saygı da duyarım. Bunu da serbest ortamlarda tartışırım: Bunun aslında neden bir mesele olmaması gerektiğini, neden kendilerini, ruhlarını, iç dünyalarını artık sağaltmaları gerektiğini, kendilerini rahat hissetmeleri gerektiğini, iktidarın onlarda olduğunu, neticede devleti ele geçirdiklerini, devletteki her türlü bağımsız kurumu yok ettiklerini ve bütün bu kurumları (kendileri için) birer araca dönüştürdüklerini, Ayasofya’dan çok daha zor olan meselelerin altından kalktıklarını, kendi İmam Hatip meselelerini çözdüklerini, eğitimi dinselleştirdiklerini ve bunun yanında da başörtüsü sorununu kökünden ve ebediyen hallettiklerini söylerim, anlatırım, onları rahatlatmak ve teskin etmek isterim. Ama eğer kuruluştaki Cumhuriyetin… Ben bugünkü Cumhuriyet’i kesinlikle kıyaslamıyorum. Bugünkü sistem altında Cumhuriyet akideleri bile söz konusu değil, başka bir şeye dönüştü. Ama Cumhuriyet’i kuranların arzu ettikleri, yer almak istedikleri modern dünyada olmak gibi bir dertleri de yoksa zaten, buyursunlar Ayasofya’yı ibadete açsınlar. Ben bunun, Türkiye’de sorun olarak yaşanacağını, algılanacağını, bundan bir kutuplaşma elektriği açığa çıkacağını, bu elektrikten de siyasî enerji olarak AK Parti’nin çokça faydalanacağını zannetmiyorum. Ama evet, bir kesim üzerinde, on yıllardır nesilden nesile, ‘’Ayasofya’nın yeniden camiye dönüştürülmesi’’ davasını yüreklerinde hissedenlerin, Ayasofya’nın bir müze olarak durmasına bakarak bundan beis, üzüntü duyanların içini rahatlatacağını düşünüyorum. Bu onlara iyi gelecektir. Ama bu konunun aklıselim ile tartışılması gerekiyor. Yani Türkiye’nin dünyadaki yeri, dünya ile ilişkileri, Türkiye’nin dünyadaki algısı… 
Sanıyorum süremizin de sonuna geliyoruz, bir şey daha söyleyeyim, ondan sonra bitirebiliriz: Dünya çok değişti. Dünyada, özellikle dinî sembollerin tahribatı münasebetiyle yapılan aşırıcı bir politika var. Elbette burada bir tahribat söz konusu olmayacak. Ama istismara açık. Ayasofya’nın bir müze olarak devam etmesi, gerçekten eğer Türkiye’deki ana akım İslâmcılık veya iktidarın kendisi tarafından bir taviz ise,  -ki pek çoğu beğenmiyor; ‘’İslamcı bile değildir’’ diyorlar. Ben ‘’ana akım İslamcılığın kendisidir’’ diyorum- bu, ana akım İslamcılık açısından fevkalade erdemli ve zekice bir taviz olur: ‘’Bakın, bu konuda da taviz veriyoruz:’’ Çünkü neticede her istediklerini aldılar veya alabileceklerini aldılar. Bunu çoktan alabilirlerdi ama alamıyorlarmış gibi yapıyorlar. Ne bizi kandırsınlar, kandırmaya yeltensinler ne kendi kitlelerini kandırsınlar. İstedikleri zaman, bir gecede, bu akşam, Cumhurbaşkanı Erdoğan isterse bir kararnamenin altına imza atıp, yarın Ayasofya’yı camiye çevirebilir. Bu kadar basit. Onlara engel olan hiçbir şey yok.

Şen: Kadri Gürsel, kıymetli yorumunuz için çok teşekkür ederim. Benim için de bilgilendirici bir yayın oldu. Bir geri bakış oldu. Çok sağ olun.
Gürsel: Teşekkür ederim, iltifat ediyorsunuz.

Şen: Değerli izleyenler, ‘’Yorum: Kadri Gürsel’’de bugün “Ayasofya Gerçekleri” başlığını değerlendirdik. Bizi izlediğiniz için teşekkür ederiz. Görüşmek üzere.