•     26 Şubat 2024

Seçim yenilgisinin ardından, eleştirenlerin eleştirisi

Türkiye’deki belli başlı anlaşmazlıklar konusunda özgür, sağlıklı ve verimli bir tartışma yürütmenin imkânsız olmasının tek nedeni otoriter rejim tahakkümünün entelektüel hayatımızı cehenneme çevirmesi değil… Rejimin türlü biçimde mağduru olmaktan kaynaklanan duygudurum bozuklukları da verimli bir tartışma ortamının oluşmasını engelliyor. Bunun çarpıcı bir örneğine muhalefetin tarihsel yenilgisiyle sonuçlanan 14-28 Mayıs seçimleri sonrasında tanık olduk. Uğranılan yenilgi, rejimden ikrah getirmiş, bıkmış usanmış ve umudunu muhalefetin Mayıs 2023 seçimlerinden zaferle çıkmasına bağlamış milyonlarda bir duygudurum bozukluğuna yol açtı. Kimileri siyasetten umudunu kesti ve içine kapandı, bazıları da daha uzun yıllar bu istibdat rejiminin zulmü altına yaşayacak olmaları gerçeğinin sorumlusu olarak gördüklerine yöneltti öfkesini. CHP Genel Başkanı ve Millet İttifakı’nın ortak cumhurbaşkanı adayı Kemal Kılıçdaroğlu yenilgide payına düşen sorumluluğu kabul ederek siyasetten çekilmek yerine partisinin başında kalmakta inat ederek bahse konu öfke ve hayal kırıklığını daha da büyüttü.

Kılıçdaroğlu’nun bir ahlaki yüke dönüşmesi
Kılıçdaroğlu, yenilgideki sorumluluğuna rağmen partisinin geleceğini dizayn etme ısrarını sürdürdü. Genel başkanlığını korumak için tarihsel bir yenilgiyi sıradanlaştırmaya çalıştı. Kılıçdaroğlu’nun yenilgiyi küçümseme çabası kendisinden daha fazla nefret edilmesine neden oluyor ve milyonların duygudurum bozukluğundan çıkmasını zorlaştırmaya devam ediyor.
Muhalefet ve toplum için taşınması imkânsız bir ahlaki yük haline gelen bu yüz kızartıcı tutum, özellikle İYİ Parti yönetiminin yenilginin baş sorumluluğundan kurtulma ve kendilerini Kılıçdaroğlu üzerinden temize çekme cüretlerini artırdı.

Bu bir spor karşılaşması değil
Hadiseyi bir spor karşılaşması matematiğinin basitliğine indirgeyerek anlatanlara göre Kılıçdaroğlu yanlış adaydı, onun yerine Ekrem İmamoğlu veya Mansur Yavaş ortak aday olsaydı seçim kaybedilmezdi… Çünkü kamuoyu araştırmaları öyle söylüyordu; İmamoğlu ve Yavaş’ın popülariteleri Kılıçdaroğlu’nunkinden yüksekti… Erdoğan, Kılıçdaroğlu ve onun adaylığını savunanlar sayesinde seçimi kazanabilmişti…
Hakkaniyetle özetlediğim bu söylem seçimler sonrasında ancak bir propaganda olarak kimilerinin işine yarayabilirdi ve belki de yaramıştır.
Gerçekte ise siyasi değeri olmayan, apolitik ve fevkalâde ucuz bir söylemdir. Mayıs 2023 seçimleri öncesinin Türkiye’sindeki hayat ve siyasetin karmaşıklığı, “İmamoğlu olsaydı kazanırdı” diye özetlenebilecek bir varsayımın dayandığı basit denklemlerle izah edilemez.

Özeleştiri isteme kurnazlıkları
Seçim yenilgisinden sonra muhalif toplumda Kılıçdaroğlu’na karşı haklı olarak artan büyük öfke, seçimlerden önce İmamoğlu’nun adaylığını savunmuş olanların hesaplaşma arzusunu haliyle kamçıladı. İYİ Parti yönetimi ve yakınındaki İmamoğlu kampanyasının aktörü olan siyaset bilimciler, kamuoyu araştırmacıları ve hatta Muharrem İnce trolleri, Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlık koltuğunu terk etmeyerek sunduğu büyük fırsatı, kendi geleceklerini görülmemiş çöküntünün enkazından hasarsız kurtarmanın bir yolu olarak değerlendirmek istediler. Bunun için yenilginin tüm günahını Kılıçdaroğlu’na ve onun adaylığını desteklemiş olanlara yüklemek yeterli olabilirdi. Bunlar, Kılıçdaroğlu’nun seçimi kazanabileceği öngörüsünde bulunan yorumculardan özeleştiri istemek gibi pek de alışılmamış bir taleple öne çıktılar. “Bak falanca özeleştirisini verdi ama filanca hala vermedi” minvalinde konuştular. Doğrusu hayret ettim çünkü CHP’nin sağı dahil her türden Türk sağının siyasi kültüründe, bir erdem olarak “eleştiri-özeleştiri” yoktur. “Eleştiri-özeleştiri” sol siyasi kültürün öğesidir.

Neden sustum?
Seçim yenilgisinin neden olduğu travma psikolojisi salim akılla verimli bir tartışma yapılmasını engelliyordu. Bu yüzden susmayı yeğleyerek zamanın yatıştırıcı etkisini bir nebze de olsa göstermesini bekledim. Yeterince bekledim mi bilemiyorum ama bazıları “sessizliğe gömüldüğümü” söyleyebildiler. Ara vermeksizin çok konuşanlar sessizliği bir “gömülme hali” olarak görebilirler, benim için ise sessizlik, sonunda kulak kabartmaya değer birkaç kelamla bozulacaksa erdemdir.

Sessizliğimi bozuyorum
Nihayet, kışkırtmalar üzerimde etkili oldu. Baktım ki sessizlik yanlış anlaşılıyor, bu “meydan” daha fazla boş bırakmaya gelmiyor, ben de sessizliğimi bozmaya karar verdim. Beni bir süre yazmaktan ve konuşmaktan vazgeçiren muhalif toplumdaki duygudurum bozukluğunun ise ne alemde olduğuna artık pek aldırmıyorum.

İmamoğlu kazanabilir miydi?
Önce eleştirenlerin eleştirisi…
Yenilgiden sonra, “Kılıçdaroğlu yanlış adaydı, İmamoğlu olsaydı muhalefet kazanırdı” diyerek taarruz edenlerden başlayacağım.
Çünkü muhalif toplumun bir kesimindeki öfkenin kaynağında, herhangi bir seçimin kaybedilmiş olmasından ziyade, Kılıçdaroğlu’nun yerine mesela İmamoğlu ile pekâlâ kazanılacağı varsayılan bir seçimin kaybedilmesi vardı. Bunun yanı sıra, Millet İttifakı’nın Kılıçdaroğlu’yla da kazanabileceğine inanmış geniş bir kesimin yenilgi karşısında uğradığı korkunç hayal kırıklığı da öfkenin büyümesinde pay sahibi oldu. Bu ikinci gruptakiler kendilerini kandırılmış hissettiler, öfkelerini ise Kılıçdaroğlu kadar, Kılıçdaroğlu’nun kazanabileceğine inanmalarında rol oynadığına hükmettikleri “kanaat önderleri, analistler ve gazetecilere” yönelttiler. Bunların içinde ben de vardım, muhtemelen hâlâ da varım.   
Kaybedilen seçimin sıradan değil tarihsel bir seçim olması da öfkeyi büyüttü. Muhalif toplumun mensupları hayatlarının karartıldığını, özgürlük ve refah umutlarının gerçekleşmesi için daha yılların geçmesi gerektiğini hissederek, bundan Erdoğan karşısında seçimi kaybeden Kılıçdaroğlu’nu sorumlu tuttu. Tabii bir de Kılıçdaroğlu’nun ortak adaylığını savunanları…
Seçimin öncesinde Kılıçdaroğlu’nun adaylığına muhalefet eden bazı kamuoyu yapıcıları, seçimden sonra Kılıçdaroğlu’nun adaylığını savunanlarla bir hesaplaşma arayışına girdiler.
Muhalif toplumda patlayan öfke dalgasının üzerinde sörf yaptılar.
Hesaplaşma davetini nihayet kabul ediyorum.

Apolitik siyaset bilimciler
Bu hususta mesela, en istekli olanlardan biri siyaset bilimci Berk Esen.
Ben de Berk Esen’i ve onun şahsında, benzer tutumlar almış siyasetçileri, siyaset bilimcileri, gazetecileri ve sütre gerisinden siyaset mühendisliği denemeleri yapmış olan anketçileri hedef alıyorum. 
Berk Esen’e göre Kılıçdaroğlu yanlış adaydı, Millet İttifakı yanlış kurgulanmıştı ve ayrıca Kılıçdaroğlu’nun yenilgisini Meral Akşener’in 3 Mart 2023’te kalktığı masaya üç gün sonra tekrar oturmasının üzerinden okumak da yanlıştı.
Ex Twitter’da Berk Esen’in kullanıcı adının yanına “yanlış” yazıp bir arama yapınca, Mayıs 2023 seçimlerinin öncesi ve sonrasıyla ilgili, içinde hüküm ve saptamalarını ifade ederken “yanlış” sözcüğünü kullandığı çok sayıda paylaşımıyla karşılaşıyorsunuz. 
Berk Esen siyasete “yanlış” ve “doğru” olmak üzere iki saptamanın açıortayından bakabiliyor ancak. Ya da şöyle mi demeliyim: Berk Esen “yanlış” ve “doğru” sözcüklerine müracaat etmeden düşünemiyor.
Siyaseti bilinen değişkenleri, gerçeklikleri ve kavranabilen tüm karmaşıklığıyla, tarihselliğiyle değerlendirmeye, anlamaya çalışsanız ve sonunda bu çabanızın sonucunda dört başı mamur, esaslı bir görüşe sahip olarak öne çıksanız bile, doğruları ve yanlışları gösteren bir cevap anahtarına sahip olamazsınız. Ama Berk Esen Hoca bunu başarmış gibi görünüyor; onun zihin dünyasında Türkiye siyasetini çözümlemek bir sınav kağıdını okumaktan farksız: Kılıçdaroğlu yanlış, İmamoğlu doğru…
Öyle miydi acaba? Kılıçdaroğlu’nu götüren “yanlış”ın getirdiği “doğru” İmamoğlu olabilir miydi?
Bakınız, siyaset “yanlış”lar ve “doğru”lardan mürekkep bir cevap anahtarı yardımıyla açıklanamaz. Siyasette sorunlar, zaaflar ve eksiklikler, çözümlerle, güç ve yetkinlikle bir aradadır; bu karşıtlıklar bazen bir denge, bazen de dengesizlik meydana getirir… Bunlar sürekli değişim ve birbirleriyle etkileşim halindedir. Siyasette ustalık, bu karmaşık çelişkiler bütününün ne kadar yönetilebildiğiyle alakalıdır.

Kılıçdaroğlu gerçekliği neydi?
Bu bakımdan Kılıçdaroğlu, CHP’nin ve Türkiye’nin gerçekliğiydi.
Kılıçdaroğlu olmak, sevapları ve günahlarıyla, inkâr etmenin, görmezden gelmenin ve kenarından dolaşmanın imkânsız olduğu nesnel bir durum arz ediyordu. “Gerçeklik”ten kastım bu.
İşte bu “Kılıçdaroğlu gerçekliği” bünyesinde barındırdığı tüm çelişkilere rağmen Mayıs 2023’e ulaşabildi. CHP Genel Başkanı, Türkiye’nin demokratikleşmesinin ancak ve ancak ittifakların inşası yoluyla mümkün olabileceğini gördüğünden, bu hedef doğrultusunda 2014’ten itibaren, düşe kalka yürümeyi becerdi.
Artık dağılmış bulunan Millet İttifakı’nın kurucusu, mimarı ve başlıca yürütücüsü ana muhalefet lideri Kılıçdaroğlu, taşıyıcısı da 2013’teki Gezi Direnişi’nde farklılıklarını aşarak ortaklaşmayı ilk kez deneyimlemiş olan toplumsal muhalefetti.

Kılıçdaroğlu adaylıktan feragat edemezdi
2014 Cumhurbaşkanı seçimlerinin de çok öncesinde, 2010’dan itibaren, Türkiye’nin Erdoğan ve AKP otoriterliğini aşmak için en geniş ortak paydası demokratikleşme olan bir zeminde ittifaklar oluşturmaktan başka çaresinin bulunmadığını her fırsatta söylemiş ve yazmış bir yorumcu olarak, Millet İttifakı projesinde bu görüşlerimin somutlaştığını gördüm ve bundan kendi payıma gurur duydum.
Yeri geldiğinde, Kılıçdaroğlu’nun Millet İttifakı’nın ortak cumhurbaşkanı adayı olması gerektiğini savundum.
Zaten siyasetin doğası da Kılıçdaroğlu’ndan başkasının aday olmasına izin vermiyordu, veremezdi.
Kılıçdaroğlu, kurucu aklı olarak, Millet İttifakı’nı adım adım ilerletmiş, demokratik parlamenter rejime geçişin mutabakat belgeleri, anayasa taslağı ve hükümet programının ortaklaşa yazılmasına önayak olmuştur.
Bunları başarmış bir Kılıçdaroğlu’nun, erken anketlerde birkaç puan eksik göründüğü için seçilemeyeceği kaygısıyla adaylıktan vazgeçmesi mümkün olabilir miydi?
Kılıçdaroğlu, Parti lideri ya da genel başkan yardımcısı sıfatlarıyla ittifakın inşasında çalışmamış, pozisyonu gereği ilgili süreçlerin dışında kalmış ve seçilirse bu çerçevedeki rejim değişikliği misyonunu ne ölçüde sahipleneceği öngörülemeyen bir siyasetçi lehine, sırf bu siyasetçi anketlerde kendisinden daha popüler göründüğü için adaylıktan feragat edemezdi ve bu tutumu gayet doğaldı.
Ayrıca siyaset anketlere teslim olamaz, bilakis siyaset anket sonuçlarını değiştirmek için yapılır.
Bu noktada liderlik becerisi ve yaratıcılık devreye girer. 2018’in aralık ayının ortasında Kılıçdaroğlu, 2019’daki yerel seçimler için İstanbul Büyükşehir Belediyesi başkanlığına o zamanki tanınırlık düzeyi son derece düşük olan Ekrem İmamoğlu’nu aday gösterirken risk almıştı. 2018 Aralık ayının öncesindeki anketlere göre karar verilseydi, İmamoğlu’nun adaylık şansı olamazdı; çünkü kendisinin bu anketlerde “kazanacak aday” olarak görünmesi imkansızdı.

Akşener’in bitirici darbesi
Millet İttifakı’nın ortak cumhurbaşkanı adayını belirleme sürecinin en başından itibaren İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in “kazanacak aday” söylemi ve berkesengillerin desteğiyle Kılıçdaroğlu’nun adaylığına karşı yürüttüğü sistemli kampanya günün sonunda Kılıçdaroğlu’nun adaylığını engelleyemedi ama seçimin kaybedilmesinde birinci derecede rol oynadı.
Bu kampanya doğrultusunda Akşener’in 3 Mart’ta, seçime iki buçuk aydan az bir süre kala masadan kalkması ve bu sırada meşum eylemini savunmak namına okuduğu, kötü niyetli bir aceminin elinden çıkmış gibi duran o grotesk metin, Millet İttifakı adayının seçim kazanma iddiasına bitirici darbeyi indirdi.
Bu arada, Kılıçdaroğlu’nun yenilgideki önemli ve fakat başat olmayan payını elbette teslim ediyorum.  “Kılıçdaroğlu gerçekliği”nin öteki yüzüyle ilgilidir burası…

Kılıçdaroğlu’nun başaramadıkları
Kılıçdaroğlu’nun 3 Mart darbesiyle sakatlanmış ortak aday olarak başladığı seçim kampanyasının özellikle son düzlüğündeki performansı gerçekten üzüntü vericiydi.
Suriyeli ve Afgan kaçak göçmenlerin en kısa sürede gönderileceği hususunda güven vermeyi göz ardı ederek Ata İttifakı’na alan açtı ve birinci tur sonrasında kendisini Ümit Özdağ’ın eline rehin verdi.
AKP iktidarı ekonomi alanında “adam sıkıntısı” çekerken, Türkiye ekonomisini tarihinin en uzun sürmüş krizinden kendi liderliğinde çıkaracak yetkin kadronun Millet İttifakı’nda olduğunu vurgulamakta yetersiz kaldı ve bu kadroyu bir kez olsun tanıtmadı. Ama her fırsatta “liyakat” vurgusu yaparak ve “beşli çete”nin cebindeki “418 milyar dolar”ın peşine düşeceğini söyleyerek, hem kamu personeli olarak yerleştirilmiş milyonlarca liyakatsiz iktidar yandaşını, hem de iktidar zenginlerini gereksiz yere korkuttu, kenetlenmelerine yol açtı.
Türkiye tarihinin tanık olduğu, kadın düşmanlığının siyasetini yapan en gerici koalisyon karşısında kadınları savunma taahhüdünde bulunmakta ve kadınlardan güvenli gelecekleri için oy istemekte çok yetersiz kaldı.
İktidarın kendi seçmenini Millet İttifakı’nın terörist olduğu ve Kılıçdaroğlu’nun emirleri Kandil’den aldığı yalanlarına inandırmak için dolaşıma soktuğu iftira videoları karşısında neden sonra uyandığında iş işten geçmişti.
Kılıçdaroğlu bir siyasi deha değil, bunu hepimiz en başından itibaren biliyoruz. “Kılıçdaroğlu gerçekliği” böyle bir şey.

Nasıl bu kadar emin olabildiniz?
Ama işte siz, Akşenerler, berkesengiller, siz, hangi kavrayış ve bilginin size bahşettiği özgüvenle, İmamoğlu veya Mansur Yavaş’ın, çok partili siyasi hayatımızın bu en şaibeli, en adaletsiz, siyaseten en ahlaksız, en kirli seçimlerinden kazanmış aday olarak çıkacağından bu kadar emindiniz?
İktidarın, bu iki siyasetçinin anketlerde Kılıçdaroğlu’nun birkaç puan üzerinde görünen oylarını, zorbalık ve hilekarlık siyasetiyle baskılamak için yapacaklarından sonuç alamayacağını hangi argümanlara dayanarak varsaymaktaydınız ki yenilgi sonrasında suçlu aramaya çıktınız? 3 Mart faciasından sonra hangi yüzle?
İktidar esas meselesinin birkaç puanlık muhafazakâr/milliyetçi oyun Millet İttifakı’na kaymasını önlemek olduğunu pekâlâ biliyordu… Bu bakımdan size bir soru: Aday İmamoğlu olsaydı, uğrayacağı hemen bütün muhafazakâr illerdeki miting meydanlarının 7 Mayıs Erzurum mitinginde olduğu gibi taşlı sopalı saldırılara sahne olmayacağını mı zannediyordunuz? Muhafazakâr seçmen İmamoğlu’na karşı kutuplaştırılmayacak mıydı?
Madem Kılıçdaroğlu’nun adaylığına karşıydınız, kurnazlık yerine zeki ve yaratıcı bir siyaset vasıtasıyla “Kılıçdaroğlu gerçekliği”ni zamanlıca bertaraf etseydiniz.
Bugünden geçmişe bakınca, Millet İttifakı’nın aday belirleme mevzuunda düğmelerin en başından itibaren yanlış iliklendiğini görmemiz gerekiyor. Önce Kılıçdaroğlu ve Akşener’in kendi aralarında adayın kim olacağına dair zımni bir anlaşmaya varması, ancak bu sağlandıktan sonra ittifakın vizyon belgeleri, anayasa taslağı ve hükümet programı gibi metinlerin ortaklaşa yazımına geçilmesi gerekiyormuş. İttifakı bozmama kararlılığı ile en başta bir adayda anlaşılmasının tarihi bir zorunluluk olduğu kavransaymış, ne Akşener’in siyasi histerisi ittifakı torpilleyecekti ne de Kılıçdaroğlu, Akşener engeline karşı küçük İslamcı partileri arkasına almak için onlara CHP seçmeninin oylarını seçim rüşveti olarak peşkeş çekmek gibi bir ucuz kurnazlığa meyledecekti.

Ben de yanıldım
Bu uzun yazıyı bitirmeden, bir buçuk ay falan öncesine kadar “Özeleştiri de özeleştiri” diye tempo tutmuş olanları unutmadığımı göstermek istiyorum.
Bu işin bittiğini, 2019’daki yerel seçim yenilgisinden sonra “AKP iktidarının yükselişi ve düşüşü” adlı beş sezonluk tarih dizisinin final sezonunun başladığını, sezon finali tarihinin ise 2023 seçimleri olduğunu yazmış ve söylemiştim, yanılmışım. Bu dizinin devam sezonu varmış…
Neden mi böyle düşünmüştüm?
Çünkü Türkiye’de siyaset sınıfının ilk kez, kendi öz gücü ve halkın desteğiyle, devlet denen teşekkülün içinden yardım almaksızın, uluslararası konjonktürün ve her türden yabancı aktörün uzaktan ya da yakından yardımı olmadan, ülkenin kati felaketini hazırlayan ucube bir rejimi demokratik yollardan tasfiye edip yerine güçlendirilmiş bir parlamenter demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü kurmak üzere güçlerini birleştirdiğine hükmetmiştim.
Burada da yanılmışım, bu güç birliğini gözümde büyüttüğümü fark ediyorum.

Neyse ki yalnız değilim
Mamafih bu işin bittiğini sadece ben söylememişim, yalnız değilim.
Bakın, Berk Esen 7 Mayıs 2023’te Erzurum’da İmamoğlu mitingine düzenlenen saldırı üzerine Ex Twitter’da ne yazmış:
“…Geçmiş olsun! Erdoğan’ın parti devleti kaybedeceğini biliyor. Millet İttifakı’nın da kazanacağını. Otoriter rejimin son haftasına girdik.”
Ne tuhaf değil mi? Yanlış aday dediği Kılıçdaroğlu ile seçim kazanılacağı zannına kapılmış bir Berk Esen. Hem de seçime bir hafta kala. Ama öngörüsü yanlış çıkmış.
Ne diyelim? Özeleştiri mi isteyelim?
Hiç gereği yok.
El ile gelen düğün, bayram.