•     11 Temmuz 2020

Yorum – Kadri Gürsel (31): İktidarın CHP’ye yaptığı iyilik

Kadri Gürsel, Yorum’da bu hafta CHP’ye yönelik iktidar hareketlerinin anlamını değerlendirdi. Gürsel, AKP iktidarının geçen 18 yılda bir ideolojik hegemonya oluşturamadığını ve bunun AKP açısından “ciddi bir açmaz” olduğunu söyledi. Gürsel, “Bu açmaz, aslında muhalefetin en büyük avantajı. Bütün toplumsal ve siyasal meşruiyetin kurulduğu hat bu. Çünkü demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, basın ve ifade özgürlüğü, erkek kadın eşitliği, bireysel hak ve özgürlükler gibi bir savunma hattında duran dirençli muhalefetin karşısında iktidarın gerçekten hiç de sandığı kadar güçlü olmadığını görüyoruz” dedi.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal 

Dilek Şen:
 Değerli Medyascope izleyenleri, ‘’Yorum: Kadri Gürsel’den merhaba. Bugün, ‘’İktidarın CHP’ye yaptığı iyilik’’ başlığını konuşacağız. CHP’ye yönelik iktidar hareketlerinin anlamına bakacağız. Kadri Gürsel hoş geldiniz.

Kadri Gürsel:
 Hoş bulduk, merhaba Dilek Şen.

Şen:
 ‘’CHP’ye yönelik yapılan bu iyilik nedir?’’ diye doğrudan sorarak başlayayım.
Gürsel: Bunu anlatmak için, daha önce de bu yayınlarda bahsettiğim bir ikilemi hatırlatmam gerekiyor. İktidar 31 Mart Yerel Seçimleri’nden beri bir ikilemle karşı karşıya ve bunu da bir türlü çözemiyor. Bunun bir ayağı şu: Türkiye’deki ekonomik krizi çözememek, bunu çözmek için gereken araçlardan mahrum olmak. Diğer taraftan da, günü geldiğinde, erken ya da geç bir seçim yapmak zorunda kalmak. Ama kendi kurguladığı oyun çerçevesinde artık seçim kazanamıyor iktidar; böyle de bir sorunu var. 2017’de geçirdiği Anayasa ile bunu getirip yüzde 50+1’e dayadı. Ve sonuçlarını da gördük. Kutuplaşma ile de halledemiyor. Kutuplaşma, artık iktidarı teslim eden bir araç olmaktan da çıkıyor. O zaman ne yapacak? Böyle bir problemi var. Eğer iktidar seçim kazanamıyorsa, muhalefeti de seçim kazanamaz hale getirmek gibi bir zorunlulukla karşı karşıya. Bu meşru bir zorunluluk değil elbette. Hiçbir demokraside kabul edilebilecek bir şey değil. Zaten demokrasi de yok; eşitsiz bir oyun sahasındayız. Dolayısıyla, iktidar, muhalefeti ezmek, faaliyet gösteremez ve seçim kazanamaz hale getirmek gibi bir strateji izliyor. Bu strateji doğrultusunda atılan adımlara da hız ve güç verdi son günlerde. 

Bu bağlamda 3 önemli gelişmeden söz etmek istiyorum: En taze olanından başlayayım: Biliyorsunuz, MİT haberi davasında tutuklu bulunan 6 meslektaşımız, bugün Çağlayan Adliyesi’nde hâkim karşısına çıktı. İktidar, medyanın çok büyük bir kesimini kontrolü altına alarak bir alan yarattı. Ana akım medyayı yok edip, denetleyerek, kendi medya düzenini kurdu. Bu verimsiz bir düzen. Bu kontrolün dışında kalan medyaya da şiddet uygulama noktasına geldi. Bu meslektaşlarımız, Oda TV Haber Müdürü Barış Terkoğlu, Yayın Yönetmeni Barış Pehlivan, muhabir Hülya Kılınç, Yeniçağ gazetesi yazarı Murat Ağırel, Yeni Yaşam gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ferhat Çelik ve Yazı İşleri Müdürü Aydın Keser, dört ay sonra, bugün ilk defa hâkim karşısına çıktılar. Libya’da yaşamını yitiren Milli İstihbarat Teşkilatı çalışanının cenaze töreninin haberini yaptıkları suçlamasıyla tutuklanan bu gazeteciler, gizli kalması gereken bilgileri açıkladıkları iddiasıyla yargılanıyorlar. Haklarında, 7 yıldan 18 yıla kadar değişen hapis cezaları isteniyor. İçlerinde (tırnak içinde) ‘’firari’’ sanık da var ama şu an tutuklu olan 6 kişi. Tek tek baktığınız zaman bu gazeteciler aslında farklı eğilimlerden gazeteciler. Fakat iktidar, daha önce Cemaatle birlikte kurguladığı davalarda olduğu gibi, benzemezleri bir araya getirmiş görünüyor. Burada da amaç, bu bahsettiğim doğrultuda izlenen bir politikanın tezahürü. Yani, ana akım medyayı ortadan kaldırıp, yerine verimsiz bir iktidar medyası yaratmak ve geride kalan bağımsız, (maalesef) güçsüz, özellikle de CHP yanlısı olarak gözüne kestirdiği çeşitli mecraların üzerine giderek, onları haber yapamaz, çalışamaz, gazetecilik yapamaz hale getirmek. Böyle bir totaliter yaklaşım söz konusu.
Diğer taraftan, dün yaşanan bir başka gelişme daha var: CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’na verilen cezanın onanması. Bu cezanın, Kaftancıoğlu’nun 2012-2017 yılları arasında atmış olduğu tweetler nedeniyle verildiğini hatırlatalım. Burada 5 ayrı suçtan, 9 yıl, 8 ay, 20 gün ceza söz konusu. Ama ilginç olan da şu: Bölge İdare Mahkemesi’nin (İstinaf mahkemesi) verdiği ceza, tam da 23 Haziran’a denk getirildi. Aslında bu, Türkiye’de, iktidarın artık bağımsızlığından söz etmemiz mümkün olmayan yargıyı bir silah olarak kullanmasının -tipik demeyeceğim- sıra dışı bir örneği. Çünkü 23 Haziran 2019’da, iktidar İstanbul’u kaybetti. İstinaf Mahkemesi’nde verilen bu cezanın bugüne denk getirilmesi bir rastlantı değil. Takvimleme, bu tür kritik tarihlerin takibi, koordinasyonu, aslında öteden beri yargı kanadıyla, iktidar arasındaki faaliyetin ana konularından biridir. Bu tür, siyasî takvimin göz önüne alınmasının örnekleri çok. Ama burada artık göstere göstere yapılıyor. İktidarın, yargıyı bir silah olarak kullanmayı gizlemek gibi bir niyeti yok. Tabii bunun daha büyük korku, sindirme ve baskı efekti yaratması bekleniyor.

Şen:
 Kadri Gürsel araya girebilir miyim?

Gürsel:
 Tabii.

Şen:
 Belki burada değerlendirmeniz gereken, Kaftancıoğlu’nun CHP’deki yeri ve anlamıdır. Neden özellikle Canan Kaftancıoğlu’na bu davalar açıldı, cezalar verildi ve onandı? Kaftancıoğlu’nun, 2019 Yerel Seçimi’nde, İstanbul’un kazanılmasındaki rolü neydi?
Gürsel: Teşkilatlar bazında bakmak gerekirse, Kaftancıoğlu, iktidarın sevdiği türden bir CHP’nin üzerindeki o ölü toprağı kaldırıp atan bir il başkanıdır. İktidarın sevdiği CHP nasıl bir CHP? Belirli bir çerçeve içinde muhalefet yapsın. Bu muhalefet aynı zamanda kendisine seçim kazandırmasın. İktidar CHP’yi kum torbası olarak kullansın. Onun üzerinden kutuplaştırma da yaratsın. Oyu yüzde 20, yüzde 21’i geçmeyen, etkisi sınırlı, kendinden menkul bir CHP ile ‘’demokrasicilik’’ oynansın ve bu CHP seçimlere katılarak, iktidara bir meşruiyet sağlasın: ‘’Bakın seçim yapıyoruz, ne güzel. Muhalefetimiz de var.’’ Ama sonuçta hep iktidar kazanıyordu. Bu sefer, böyle olmadı. Böyle olmamasının faktörlerinden biri de Canan Kaftancıoğlu’nun İstanbul İl Teşkilatı’na getirdiği dinamizm, kattığı enerji. Bu görüldü ve Canan Kaftancıoğlu cezalandırılmak istendi. ‘’Canan Kaftancıoğlu’nu nasıl cezalandırırız?’’ diye arandı, tarandı, araştırıldı ve yıllar önce attığı tweetler bulundu. O tweetler üzerinden Kaftancıoğlu’na bir suç yüklendi ve böylece bu süreç başladı. 
Diğer bir konu da, baro başkanları ve avukatların yürüyüşü.

Şen:
 Evet, dün nihayetlenen yürüyüş.

Gürsel:
 Bu yürüyüş de önemli ama engellenmek istendi. İktidar totaliter bir yaklaşım içinde. Bu, bugün Çağlayan Adliyesi’ndeki davada olduğu gibi, hem medyaya karşı tutumunda hem Canan Kaftancıoğlu’na verilen cezanın onanmasında görülüyor: Siyasetin alanını sınırlandırmak, alan bırakmamak, siyasetçinin siyaset yapamaz hale gelmesini teminen verilmiş bir ceza. Yine totaliter bir zihniyetin yansıması bu. Üçüncüsü de baroların yürüyüşü. Bu çok geniş bir konu. İktidarın, bir düzenlemeyle Avukatlık Yasası’nı değiştirerek tekli baro sisteminden, çoklu baro sistemine geçiş hazırlığı var. Bu, baronun anlam ve önemini, meşruiyetini ortadan kaldırmak demek. Yani, savunmanın dibini oymak, savunmayı etkisizleştirmek gibi bir amaç taşıyor. Bunu protesto eden, buna karşı, meşru, yasal, anayasal haklarını kullanmak isteyen baro başkanlarının polis marifetiyle engellenmek istenmesi söz konusuydu ama başarılı olunamadı. Baro başkanları yürüyüşlerini nihayete erdirdiler fakat baroları etkisizleştirme amacı yerinde duruyor. Bunun başlıca iki nedeni var: Bir tanesi kadro açısından: İktidarın elinde, barolarda istihdam edecek, savunma alanında avukat olarak kullanabileceği yeterli kadro kalmadı. Çünkü hatırlayınız, bu avukatların binlercesini, bir kaç yıl önce hâkim ve savcı yaptılar ve şimdi böyle bir tablo ortaya çıktı. İktidarın amacı, önceliği, kamu kaynaklarının kendi amaçları doğrultusunda yönetimine ve devletin kılcal noktalarına kadar ele geçirilmesine odaklanmak oldu. Son 20 yıl içerisindeki bütün stratejik doğrultu budur: Kamu kaynaklarının kendi istekleri doğrultusunda yönetilmesi. Bunun ne olduğu konusuna girmeyeceğim. Bir de, moleküler bir sızma neticesinde devletin dönüştürülmesi. Bu ‘’sızma’’ tabirini de artık kullanmamak lazım, ben işin evveliyatından almak açısından bunu söyledim. Lâkin hâlâ ideolojik ve kültürel bir hegemonya kuramamış durumdalar. Evet, siyasî bir hegemonya kurdular ki aslında o da şüpheli; eskisi kadar güçlü değiller. Bir ekonomik hegemonyayı da, regülâsyonlar ve devletin bağımsız olması gereken kurumlarının bağımsızlıklarını ortadan kaldırarak kurdular. Böyle de denilebilir. Yani, ‘’kumanda ekonomisi’’ oluşturdular. Türkiye’de artık piyasa ekonomisi gibi bir şeyden söz edemiyoruz. Ama ideolojik ve kültürel hegemonyayı kuramamaları, buna güçlerinin yetmemesi nedeniyle, Türkiye’de, hukukun, demokrasinin ama öncelikle hukukun ve anayasal düzenin teminatlarından biri olan baroların işlerliğinin ve bağımsızlığının ortadan kaldırılmasına karşı gösterilen anayasal, meşru ve hukukî direnci kırmak istiyorlar. Bunu da bu şekilde bir yasa maddesiyle yapmak istiyorlar.
Burada ortak bir amaç var. Bu amaç, sivil topluma, meslek kuruluşlarına, siyasete, medyaya korku salmak ve sindirmek. Son 2 günde yaşadığımız bu üç olay, bu ortak bağlama oturuyor. Aslında, iktidar istemeden CHP’ye bir iyilik yapıyor. Bundan sonraki seçimi kaybetmemek için CHP’ye yüklendikçe, CHP’yi siyaset yapamaz hale getirmek istedikçe, istemeden CHP’ye iyilik yapıyor. Çünkü CHP’nin siyasî kodlarını, siyasî kültürünü istemeden değiştirmeye zorluyor, bu kültürde bir değişim yaratıyor. Neydi bu kültür? Kılıçdaroğlu’nun Genel Başkan olmasından sonra da uzun yıllar devam eden bir siyasî kültür bu. Etkisini hâlâ teşkilatlar bazında, tek tek bireylerin ruhunda, zihniyetinde yaşatan bir siyasî kültür. CHP, Türkiye Cumhuriyeti’ni, devleti kuran parti. Kendini devletin sahibi olarak görmek, CHP’nin genlerinde var. Ama artık uyanma vakti geldi, geçiyor, bence bu uyanış çoktan başladı. Yani artık CHP’nin kurduğu devlet yok, böyle bir devlet kalmadı. CHP’nin kurduğu Cumhuriyet de yok. Dolayısıyla CHP, devletten ve cumhuriyetten bağımsız, organik, sosyal demokrat bir parti haline, ya da kendisini ne olarak tanımlamak istiyorsa, o şeye dönüşmek zorunda.

Şen:
 Az önceki değerlendirmenizden şunu merak ettim: AKP, 20 yılın ardından, ideolojik ve kültürel hegemonyayı neden hâlâ kurabilmiş değil?

Gürsel:
 Türkiye’de, AKP’nin küçümsediği, hor gördüğü, aşağıladığı Batı’yı referans alan siyasî değerler, geçerli kıstas, hâlâ bu. Türkiye’de iktidar mercileri muhalefeti reddederken, muhalefete, ‘’Bu getirdiğiniz, bu tutumunuz, bu söyledikleriniz İslâm’a aykırıdır’’ diyemiyor. İran’da oluyor ama. Misal, İran’da seçime katılacak adaylar, bu açıdan denetleniyorlar. İran’da, yasaların İslâm’a uygun olup olmadığını denetleyen kurumlar mevcut. Türkiye’de böyle bir denetim mekanizması gerçekte yok. Türkiye hâlâ NATO üyesi; en azından hukukî olarak, hâlâ ‘’Avrupa Birliği ile müzakere eden ülke’’ konumunda; Avrupa kurumlarına üye. ‘’İktidar böyle olmayı tercih ediyor’’ denebilir. Ama zaten bunu tercih ediyorsanız, ideolojik hegemonyayı kuramıyorsunuz. Çünkü iktidar, siyasal İslâm’ın bugünkü taşıyıcısı. Bugün, ana akım siyasal İslâmcı hareket iktidarda. Ve bu siyasal İslâmcı hareket, 20 yıldır arzuladığı düzeni Türkiye’de kuramadı. Öteki türlü de, bu gidişata itiraz edenler, siyasetçiler, sivil toplum mensupları, bu gidişatı eleştiren gazeteciler, bugün modernitenin evrensel klasik değerlerini referans alıyorlar. Bu referans karşısında da iktidar ‘’Hayır, o öyle değil, böyle. Sizin referansınız buysa, bizimki de bu’’ diyemiyor. Dolayısıyla ideolojik bir hegemonya oluşturamıyorlar. Burada ciddi bir açmazla karşı karşıyalar. Bu açmaz, muhalefetin en büyük avantajı aslında. Bütün toplumsal ve siyasal meşruiyet çizgisinin kurulduğu hat bu. Bu hat, iktidar karşısında, muhalefete muazzam bir avantaj sağlıyor. Çünkü demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, basın özgürlüğü, ifade özgürlüğü, cinsler arası eşitlik, bireysel özgürlükler gibi -buna çevreyi de katabilirsiniz. O da (artık) modernitenin değerleri arasındadır- bütün bu savunma hatlarında duran, toplumsal ve siyasal meşruiyet çizgisinden sapmayan dirençli, kararlı bir muhalefetin karşısında, iktidarın, gerçekten hiç de sanıldığı kadar güçlü olmadığını görüyoruz. CHP de paradigmasını değiştiriyor; ben bu evrimin içinde olduğunu görüyorum. Üstelik iktidar bu yaptıklarıyla, buna da yardımcı oluyor; CHP’nin sağlıklı dönüşümü konusunda, istemeden, büyük bir destek sağlıyor CHP’ye. Her şey çelişkilidir, kendi içinde çelişkiler taşır. İyi tarafı vardır, kötü tarafı vardır. Ben burada konuya CHP açısından iyi sonuçları itibarıyla bakmak istedim.

Şen:
 CHP bu iyiliği güce dönüştürebilecek mi sizce?

Gürsel:
 CHP, bir dava partisine dönüşmek zorundadır ve giderek bu yolda ilerliyor. Fakat hâlâ genlerinde, bu mazinin DNA’sı var. Hücrelerindeki bu siyasî genetiğini değiştirmek zorunda. Bu genetik de ancak sıçramalarla değişecek. Özellikle 2017 Anayasa Referandumu’ndan sonra… Bu referandum, Türkiye Cumhuriyeti’nin niteliğini, kâğıt üstünde rejimi değiştirmiştir. Burada bir parantez açayım: Bu rejim fabrika ayarları itibarıyla kendi kendini mahvetmeye ayarlanmışsa, -ki öyledir, o ayrı bir mesele-, kendini çözümsüzlüğe mahkûm ederek, ekonomik, siyasal ve devlet krizleri yaratarak çıkmaza sürüklerken, diğer taraftan da, CHP, bir dava partisi olarak -burada olumsuz bir yüklem yapmıyorum. Bu meşru bir davadır, demokrasi davasıdır- demokrasi, hukuk, katılımcılık, çoğulculuk doğrultusunda gelişen bir davanın partisi olmak zorundadır. CHP, hizalandığı, direncini sergilediği, anayasal, politik ve toplumsal meşruiyet çizgisinde gösterdiği dirençle bunu ortaya koyuyor zaten. Ben bir şuur açıklığı da görüyorum. İktidarın, CHP’yi sokağa çekmek gibi bir amacı da var elbette. Ama burada sokaktan kastım ‘’çatışma.’’ Yani avukatların ve baro başkanlarının yürüyüşü de aslında ‘’sokak’’tır. Fakat sokağın bizde uyandırdığı izlenim bu değil. Benim sokaktan anladığım, anayasal hak olan protesto gösterisi ve toplanma hakkıdır. ‘Sokak’ budur. Yoksa, ‘sokak,’ çatışma, parke taşlarının sökülmesi, polisle çatışma değil. ‘’Sokak’’ dediğimiz, anayasal hakların kullanılmasıdır. Bu bakımdan da, bence CHP dikkatli gidiyor. Türkiye’deki kötü gidişata karşı, toplumsal direnç unsurlarının tecrübe kazandığını ve bu tecrübeyi bilince dönüştürdüğünü görüyorum.

Şen:
 Kadri Gürsel, teşekkür ederiz.

Gürsel:
 Ben teşekkür ederim.

Şen:
 Değerli Medyascope izleyicileri ‘’Yorum: Kadri Gürsel’in sonuna geldik. Bizi izlediğiniz için teşekkür ederiz. Görüşmek üzere.