•     30 Mayıs 2020

Yorum – Kadri Gürsel (27): Türkiye neden seçim tartışıyor?

Kadri Gürsel, bir süredir gündemde olan erken seçim söylentilerini değerlendirdi. Gürsel, iktidar partisinin zaten mevcut ekonomik kriz nedeniyle zayıflamış olduğunu ve koronavirüs salgını nedeniyle, seçimi kazanmak için son fırsatı kaçırdığını; erken seçimin, iktidar açısından ancak bir mecburiyet olabileceğini belirtti. Salgınla ilgili çizilen iyimser tablo sayesinde AKP’ye desteğin artıyor gibi gözüktüğünü ama bunun yanıltıcı olduğunu söyledi. Ekonomik krizin gerçek sonuçlarının normalleşmeden sonra anlaşılacağını savunan Gürsel, ayrıca, erken seçimin iktidar için gelecekte kaybetmemek için şimdi kazanmak anlamına geldiğini belirtti. Gürsel, koronavirüs krizi yüzünden iyice derinleşen ekonomik krizle birlikte iktidar partisinin tabanının erimeye başladığını, bu yüzden muhalefet partilerini düşmanlaştıran söylemlere ve dini sembollere başvurduğunu söyledi. Tüm bunların erken seçim alameti olarak yorumlandığını, AKP’nin seçim için üç sene beklerse kazanamayacağının farkında olduğunu da sözlerine ekledi. AKP’nin politikalarının günü kurtarmaya yönelik olduğunun da altını çizdi. Ayrıca iktidar partisinin, meşru siyasi çalışma yürütmeyi bile darbecilikle nitelendirdiğini, bunun da Türkiye’yi rekabetçi otoriter bir yönetimden, tam otoriter bir yönetime kaydıracağını vurguladı.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal 

Betül Başak: Medyascope’tan herkese merhaba. Bugün “Yorum Kadri Gürsel’’ ile yine birlikteyiz. Hoş geldiniz Kadri Gürsel.
Kadri Gürsel: Hoş bulduk Betül Başak.

Başak: Bugün konumuz, bir süredir gündemimizde olan ‘’erken seçim, baskın seçim olur mu?’’ tartışmaları. Kısa bir süredir de siyasiler bunu dillendirmeye de başladı; Devlet Bahçeli açıklama yaptı, İYİ Parti’den, Gelecek Partisi’nden açıklamalar yapıldı. Yanılmıyorsam, siz 2019’da bir yazınızda şöyle bir şey söylemiştiniz: “Eğer AK Parti 2020’de erken seçim yapmazsa, daha sonrasında tek başına iktidar olma şansı olamaz.” Bugün geldiğimiz nokta, ekonomik kriz 2019’a göre daha derin, üstelik de beklenmeyen bir koronavirüs salgını var. Bu durumda hâlâ aynı şeyleri düşünüyor musunuz ve erken seçim tartışmalarıyla ilgili ne söyleyebiliriz?
Gürsel: Yazımı hatırlattığın için teşekkürler. Ben de o yazıyı aslında pek unutmuyorum çünkü benim için bir kerteriz noktası. 8 Aralık 2019’da yazmıştım, Başlık ‘’İktidarın ‘2020’de Erken Seçim’ Mecburiyeti’’ idi. Bana göre 2020’de bir erken seçim yapmak iktidar açısından bir zorunluluktu; o dönemde 2020’ye baktığım zaman bunu görüyordum. Çünkü ortam buna müsaitti ve Türkiye’de iktidarın 2018’den beri çözemediği ve çözmek için herhangi bir inandırıcı perspektif, bir çözüm paketi sunamadığı, ucu açık bir ekonomik kriz ortamında, ancak tedrici iyileştirmelerle… Hatırlayalım: o zaman kamu bankaları aracılığıyla kredi pompalanıyordu. Bugün de belki aynı şey yapılmak isteniyor ama hasar daha büyük. Artı, daha henüz, Gelecek Partisi ve daha sonra adı ‘’DEVA Partisi’’ olan -o zaman biz ‘’Babacan Partisi’’ diyorduk- bu iki parti henüz çok yeniydi. Batı ile Türkiye arasında bir kriz ihtimali de gözüküyordu. Bu Amerikan ambargoları Kongre’den geçebilirdi; Kongre’de 2019’un sonlarında çıkan ve Türkiye’ye yaptırım uygulanmasını vaz eden yasalar da buna zemin hazırlıyordu. İktidar 2020’de bir erken seçime gitse, kazanma ihtimali vardı. Tabii bunu seçim olarak tarif edilebilen, seçim olma vasfını kaybetmemiş, düzmece olmamış bir seçim olması gerektiğinden söz ediyorum. Yani göstermelik, düzmece bir seçim değil. 2019’daki 31 Mart yerel seçimler gibi, sonuçları iktidar tarafından kabul edilmese bile, her şeye rağmen, bütün eşitsizliklere, haksızlıklara rağmen, gerçek bir seçimden bahsediyorum.
O yazıda da bir ikilemden söz etmiştim: Bu aslında Erdoğan’ın baş çelişkisi. Oradan okuyacağım ben, demiştim ki: “Erdoğan iktidarının çözmesi mümkün olmayan ikilemi şudur: Ülkeyi içine soktuğu ekonomik krizden çıkarıp yeniden yüksek oranlı büyümeye geçiremeyeceği gerçeğine rağmen, -bu gerçek hâlâ söz konusu ve uzunca bir süre de geçerliliğini koruyacak- günün birinde seçim sandığını seçmenin önüne koymaya mecbur olmak.’’ Yani Erdoğan’ın şöyle bir açmazı var: Bu açmaz, bu ana parametredir; Erdoğan’ın siyasi bekasını doğrudan belirleyecek olan ana parametre, 24 Haziran 2018’deki Cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerinden sonra, budur. Türkiye’yi krizden çıkarmak için gereken inandırıcı, güven veren bir perspektif ortaya koyamamak, iktidarda kalma mecburiyeti içinde olmak ve aynı zamanda da bunu sağlamak için seçim yapmak. Yani girdiğiniz her seçimde kazanmak zorunda olacaksınız. Hem ekonomik krizi çözemiyorsunuz hem de gireceğiniz her seçimi, bekanız öyle emrettiği için, bekanızı sürdürmenizin başka çaresi olmadığı için kazanmak zorundasınız. Bizimkisi artık hiç demokrasi değil ama klasik demokrasilerde nasıl olur? İktidarlar seçimle iktidara gelirler, seçimle giderler. Halk değiştirir. Demokraside değişimin önemli bir supap olma görevi vardır. Bizde bu supap ortadan kalktı; maalesef kaldırıldı. Bunları yazarken demiştim ki 2020’de bir seçim yaptı, yaptı, bir şans, bir ihtimal var. Ama bunun için 3 yılını yakması gerekir. Fakat 2020’de seçim yapmazsa, bilin ki 2023’te kaybetmeyi göze almıştır ya da kaybedecektir. Bu iktidar kaybetmeyi göze alabilir mi? Alamaz. O zaman 2023’te bizi nasıl bir seçim bekler, bu bir soru işaretidir. O ayrı bir mesele, onu şimdi kapatalım. 
Araya bu Kovid-19 pandemisi girdi ve dünyada bütün parametreler değişti. Yani artık bütün hesaplar, bütün öngörüler, bütün perspektifler, bütün denklemler, parametreler, bu pandeminin dünyada yarattığı, yaratacağı, yaratmakta olduğu iktisadi, toplumsal, siyasi sonuçlara göre yeniden şekillenecek. Ve artık bu pandemiden önce yazılmış, çizilmiş ve söylenmiş sözler de ziyaret edildiğinde, bunlara bakıldığında, yine bu pandemi perspektifinde bunların yeniden bir gerçeklik denetiminin yapılması gerekecek. Bu da öyle bir şey. 
Bugün Türkiye’de medyada, sosyal medyada bir seçim tartışması yapılıyor ama henüz ortada açıklanmış bir temayül de yok. Yani iktidar sözcülerinin seçimi mırıldandıkları da vâki değil, söz konusu değil. Fakat bazı şeyler seçime yoruluyor. Yani iktidar öylesine sertleşti ki, muhalefete karşı öyle düşmanca bir söylem benimsedi ki, -bu darbecilik suçlamalarının gösterdiği gibi bunu ‘’öküz altında buzağı aramak’’ diye nitelendirmiştim- akla yine, ‘’İktidar seçime mi hazırlanıyor?’’ sorusu geliyor. Benzer bir sertliğe ve kırıcılığa biz 31 Mart 2019 Yerel Seçimleri’nden önce de tanık olmuştuk; o zaman iktidar, kaybetmekte olduğunu, kaybedeceğini öngörüyordu ve bunu önlemek için de sertliğe, kırıcılığa, düşmanlaştırıcı söylemlere alabildiğine abanmıştı ve özellikle de dinsel öğelere, -aslında buna din istismarı diyelim- kısacası dinin siyasete alet edilmesine bir hayli abanmıştı. Enteresan bir şekilde madem yaşanan şeyler, iktidarın açıklamaları, akla seçim getiriyor… Mesela Erdoğan en son şöyle bir açıklama da yaptı, muhalefeti hastalıkla özdeşleştirdi ve ‘’Türkiye bu hastalıktan kurtulacaktır’’ dedi. Bu da, akla gerçekten ‘’İktidar yine bir erken seçim mi tasarlıyor?’’ sorularını getirdi. İlginç olan şey şu: Erdoğan bu 31 Mart 2019 Yerel Seçimleri’nin son haftasında, Ayasofya’yı yeniden ibadete açma sözü vermişti: ‘’Adını müzeden camiye çevireceğiz, ücret almayacağız, dolayısıyla turistler de girecek, insanlar da ibadet edecek. Biz bunu yapacağız.’’ Hatta seçime en son iki gün kala İstanbul’da yaptığı toplantıda “Erdoğan’ın ağzından söz bir kere çıkar” demişti. Fakat İstanbul’u önce 18 bin oy farkla kaybedip, ardından bunu kabul etmeyip, seçimleri yeniden tekrarlattırınca, bu sefer fark 800 bine çıktı; hezimete dönüştü. Ve Ayasofya’yı ibadete açma sözünü şu ana kadar tutmadı. İlginç bir şey oldu: 10 Mayıs tarihinde İletişim Başkanı Fahrettin Altun bir tweet attı. Bu tweette “Özledik ama az daha sabır. Birlikte başaracağız” yazıyordu. Şimdi bu tek başına bir şey ifade etmiyor ama twette kullanılan görselde havadan çekilmiş Ayasofya fotoğrafı vardı. Bu tweetin altına yazılanlar da, mesajın doğru alındığını ve özlenenin Ayasofya olduğunu, Ayasofya için sabredilmesi gerektiğini ve ibadete açılması hususunda mesajın yerini bulduğunu gösteriyor. Bu enteresan bir gelişmeydi. Daha sonra, benim bu konudaki adeta beklentilerimi arttıran başka bir gelişme oldu: Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, 15 Mayıs’ta, camilerin 12 Haziran’da açılacağını ilan etti.  Ama Cumhurbaşkanı, Ali Erbaş’tan 3 gün sonra, yani 18 Mayıs’ta, bu tarihi 18 gün öne çekti ve camilerin 29 Mayıs’ta kısmen açılacağını duyurdu. 29 Mayıs 1453 İstanbul’un fethedildiği tarih.  Ama aynı zamanda Ayasofya’nın camiye dönüştürüldüğü tarih. Fetihle aynı gün Ayasofya camiye dönüştürülüyor. 
İlginç bir başka şey daha oldu. Cumhurbaşkanının bu açıklamasından sonra Ali Erbaş bir tweet daha attı ve o tweette “29 Mayıs’ta camilerimize kavuşuyoruz” yazıyordu. Fotoğraf olarak ne kullanılmıştı?  Bu kez ön planda Sultanahmet ama arka planda da Ayasofya.  Bu tweetin altına da yazılanlar, Ayasofya’nın yeniden açılmasını destekleyen mahiyette içeriklerdi. Tıpkı, Fahrettin Altun’un tweeti gibi çok sayıda etkileşim almıştı. Bu Ayasofya davası İslâmcılar açısından ellerinde kalan son mağduriyet hikâyesidir: Başörtüsü yasakları çözülmüştür.  İmam Hatip Liseleri üzerindeki iddia olunan baskı ve birtakım kısıtlamalar kaldırılmıştır. Geriye kala kala bu Ayasofya kaldı. Eğer ortada bir seçim yoksa, bu Ayasofya meselesini neden böyle yavaş yavaş gündeme getiriyorlar? Bu bakımdan bu cevabını bekleyen bir soru işareti. Bunun cevabını önümüzdeki haftalarda alacağız. Ama benim de verebileceğim bir cevap var. Geçen haftaki yayınımızda da söz ettim: İktidarın bir kaybetme korkusu var. Bu Covid-19 salgınının neden olduğu ve boyutlarının, belki 2001 ile kıyaslanabilecek mahiyette olan bir krizin, önümüzdeki aylarda bu doğrultuda derinleşerek iktidarın seçmen tabanını daha da kemirmesi, daha da ayrıştırması gibi bir ihtimal var. Kaybetme korkusu. Bu kaybetme korkusu iktidar için bir reflekse, bir psikoza dönüşüyor. Ayasofya, daha doğrusu daha genel anlamda söylemek gerekirse, siyasal iletişimde dinsel öğelerin ve dinsel mesajların, dinselliğin aşırı ölçüde kullanılması, benim açımdan, iktidarın ya da şu an Türkiye’de iktidarda olan İslâmcı akımın ana gövdesinin stres barometresidir. İktidarın yahut bu hareketin içinde stres ne kadar artıyorsa, dinsel içerikli mesajlar, dinselliğin siyaset için kullanılması, dinin siyasete alet edilmesi de o kadar çok artar. Bence şu an buna tanık oluyoruz. Peki, acaba bu bir seçim işareti midir? Yani seçim olmayacaksa iktidar elinde kalmış son mağduriyet hikâyesinin kozunu, Ayasofya’yı neden harcasın? Böyle bir şey olacak mı, olmayacak mı? Şimdi öncelikle bir 29 Mayıs’ı görelim. 29 Mayıs’ta bakalım ne olacak? Olur, olmaz, bu soruların cevabı bir şekilde alınır. Bakalım 29 Mayıs’tan sonra, bu Ayasofya konusundaki mesajlar ne olacak? Tabii bir oldubitti ile 29 Mayıs’ta Ayasofya’da Cuma namazı kılınmazsa, -avluda da kılınabilir- ki her şey mümkün. Neticede, bir erime, çözülme, dağılma, sırtını dönme eğilimi var ki, bu eğilimi dinsel mesajlarla, özellikle Ayasofya ile tersine çevirmeye çalışıyorlar. Bu, İslâmcı bir siyasetin temel içgüdüler üzerinden yürütülmesi gibi bir durum.
Diğer taraftan, bakıyorsunuz, muhalefet de olduğu yerde durmuyor. Misal, İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in açıklamaları. Millet İttifakı’nın fiili ortağının, HDP ve HDP seçmeni olduğunu biliyoruz. 31 Mart Yerel Seçimleri’nden önce HDP stratejik bir karar almıştır; büyükşehirlerde aday göstermeyerek, kendisini, bu ittifakın dışarıdan bir doğal parçası haline getirmiştir. Ama şimdi Meral Akşener’in ağzından ‘’Bizim için HDP, PKK’nın uzantısıdır’’ cümlesi çıktı. Bu minvalde konuştu. Acaba, bu bir ittifak değişimi mi, Millet İttifakı ile arasına bir mesafe koyma arayışı mıdır? Ya da olası bir seçimde, İslâmcı hareketten çıkma, Saadet, Gelecek ve DEVA Partisi gibi 3 küçük parti ile üçüncü bir ittifaka yönelip, ‘’ittifakın küçük ortağı olmak’’ yerine, ‘’küçük ittifakın büyük ortağı olmayı’’ mı tercih edecektir? En azından, benim aklıma gelen sorular bunlar.
Ben, Meral Akşener’in bu çıkışını, onun, Millet İttifakı çatısı altında, bu çerçeve içinde, varlığını güçlendirme yahut parti olarak kimliğini ve varlığını vurgulama ihtiyacı olarak görüyorum. Çünkü bir ‘’büyük ittifakın küçük ortağı’’ olarak kalmak kolay bir şey değil. İttifakta en küçük ortak Saadet Partisi. Fakat İYİ Parti de bu şekilde kimliğini, varlığını ortaya koyması lazım. MHP’den kopan bir parti. Diğer partilerle benzeşmemesi lazım. Neticede, İYİ Parti de Türkiye’deki sağ hareketin bir bileşenidir. Bu sağ hareket de sıkıştığı zaman en temel içgüdülere, odak değerlere müracaat eder. Orada da bir sıkışma hâli olabilir. Bu da, milliyetçiliktir; milliyetçi mesajlar verilir ki bunu yapma ihtiyacı duyulmuştur. İYİ Parti pazarlık gücünü artırır. Açıkçası, ben Meral Akşener’in, kaybedeceği beli olan bir ata oynayacağı ve saf değiştirip -Cumhur İttifakı’nda MHP’nin yerine oynadığı yönünde spekülasyonlar var- batmakta olan bir gemiye atlayacağını zannetmiyorum. Cumhur İttifakı’nın da iktidarın da Türkiye’de artık bir geleceğinin olmadığı kanaatindeyim. Çünkü Türkiye’yi yönetemiyorlar, Türkiye’nin krizlerini çözemiyorlar. Bugün iktidarın yaptığı bir ‘’rodeodur;’’ Yönetemediği, idare edemediği bir yapının üstünde, uzun süre ayakta kalma mücadelesidir. Dolayısıyla, Meral Akşener’in bu çıkışlarına bir seçim hazırlığı anlamı atfetmek fevkalade zor bence.
Diğer taraftan, MHP Genel Başkan Yardımcı Semih Yalçın’ın paylaştığı tweetler de enteresandı. Ben de enteresan buldum. Durup dururken, ‘‘Üç Hilal’in tek başına iktidarı artık bir zorunluluktur, ihtiyaçtır’’ diye yazdığı, Bahçeli’nin 2011’de Genel Seçim öncesinde yaptığı açıklaması, sanki yeni söylenmiş gibi, bağlamından kopartılarak tweetlendi. Ve bunun üzerine ‘’Bu bir uyarı mıdır? İttifakı sona erdirip, seçime gitme hazırlığı mıdır?’’ şeklinde kısa süren çeşitli spekülasyonlar yapıldı.

Başak: Devlet Bahçeli, birkaç gün önce, Seçim Yasası ve Siyasi Partiler Yasası ile ilgili değişiklik yapılması gerektiğini söyledi. Hatta bunu söylerken, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Ali Babacan ile Ahmet Davutoğlu’nun partilerine, Meclis’te grup kurmak için milletvekili verebileceklerini söylemesini örnek gösterdi. Seçim Yasası ve Partiler Yasası’ndaki bu değişiklik, bir erken seçim olasılığını düşünerek, DEVA Partisi ve Gelecek Partisi’nin önünü kesmek için söylenmiş olabilir mi?
Gürsel: Ben bunların egzersizlerinin yapıldığına eminim, öyle olması gerekir. Başka türlü olamayacağı için bunu düşünüyorum. Şu an ‘’bir erken seçime gidilse, ne tür bir seçim kanununa gidilir?’’ diye bunun egzersizi yapılıyordur mutlaka. Çünkü iktidarın Cumhurbaşkanlığı seçimini 50+1’le kazanamayacağı ortaya çıktı. Ama 40 ve üzeri yahut belediye seçiminde olduğu gibi ‘’en çok oyu alan kazansın’’ dediğinizde, meşruiyet sorunu çıkar; seçilen cumhurbaşkanının meşruiyeti kalmaz. Zaten partili. O zaman yüzde 34, 35’le cumhurbaşkanı seçilen bir ülke olur burası. Ve bu ülkedeki cumhurbaşkanına ne dünya ne Türkiye, meşrû bir cumhurbaşkanı gözüyle bakmaz. Böyle bir şeyin olması halinde, zaten Türkiye’de bütün rejimin meşruiyeti açıkça tartışılır. Şu anda da tartışılıyor da, artık bunun savunulacak tarafı kalmaz diyeyim. Biraz önce söylediğim Semih Yalçın’ın bahsettiğim tweetlerinin akla böyle şeyler getirmesi normal. MHP burada, ortağına sürekli ince ayar yaptıran bir güç konumunda. İktidarın sorumsuz ortağı. MHP açısından, ‘’acaba gemiyi terk etmenin, masayı devirmenin zamanının yaklaştığı yönünde bir değerlendirme mi söz konusudur?’’ diye düşünmemek mümkün değil. Bunlar aslında gerçeklik payı taşıyabilecek spekülasyonlar. 
Bir de şu var: Türkiye’deki son iki önemli seçimin açılışını MHP yapmıştır: Birincisi, Ekim 2016’nın başında, ‘’mevcut fiili Başkanlık Rejimi’ni artık hukukileştirmek lazımdır’’ diyerek, 2017 Nisan’ındaki referandumu işaretini vermiştir. İkincisi de 24 Haziran 2018’de yapılan cumhurbaşkanlığı ve parlamento erken seçimi. Bu seçim, normalde Kasım 2019’da yapılacaktı ve muhtemelen kaybedeceklerdi. Ama 208 Haziran ayına aldılar. Orada tarih öneren de Devlet Bahçeli’dir; 26 Ağustos’u önermişti. Cumhurbaşkanı daha sonra bu tarihi 24 Haziran’a çekti. Bu seçimler bir anda baskın seçim niteliğine döndü.
Sadede gelecek olursak, şunu demek istiyorum: COVID-19 salgını, küresel bir salgın olduğu için ekonomik sonuçları da küresel oldu ve etkileri 2021’de de sürecek olan küresel bir daralmaya neden oldu. Bunun Türkiye’ye de etkileri büyük oldu; olacak ve oluyor. ‘’Neden böyle oldu?’’  sorusunun cevabı da, Merkez Bankası rezervlerinin ekside olduğu bir dönemde ve Türkiye’de ekonomik kriz olduğu bir dönemde yakalandık; bu kriz daha da derinleşecek. Önümüz yaz. Bu işi çok yakın takip eden ve bu işi bilen uzmanlar ‘’Bu swap operasyonları ile, Türkiye’nin kısa vadeli likidite ihtiyacının karşılanması zaten mümkün değil’’ diyor. İktidarın elinde de çok fazla bir enstrüman yok. Bir de şu var: Bugünkü şartlarda yapılan anketlerde, hükümet, COVID-19’la mücadelede başarılı bulunuyor olabilir. Hatta şu anda normalleşme adımları atıldığı için, bu başarının ötesinde bir iyimserliğe, iktidar partisine, Cumhurbaşkanı’na verilen desteğin artıyor gibi gözükmesine neden olabilir. Bu bizi yanıltmaması gereken bir tablo. Çünkü Türkiye’de ekonomi normale yakın bir şekilde işlerliğe geçtiği zaman gerçek harabiyet tablosu ortaya çıkacak ve bunun insanlar üzerindeki etkisi o zaman anlaşılacak. Bu da, aşağı yukarı sonbahara tekabül ediyor. Türkiye’de 2020’de seçim yapılacaksa, en erken sonbaharda olur. iktidarın 2020 fırsat penceresini, COVID-19 salgının sonuçları nedeniyle kaybettiğini düşünüyorum. 2020’de veya takip eden aylarda, 2021 başlarında bir seçim olursa, bu seçim, iktidarın tercih edeceği değil, mecbur kalacağı bir seçim olur. Çünkü biz şu anda iktidarın, iktidarını uzatmak veya gelecekte kaybetmemek için şimdi kazanmayı tercih edeceği bir seçimden bahsediyoruz. İktidarın, şimdi kaybedeceği bir seçime girmesi, iktidar açısından ancak bir mecburiyetin sonucunda olabilir. 
Bir de şöyle bir durum var tabii: Türkiye’de rekabetçi otoriter bir yönetim var. Otoriterliğin dozunu daha da artırırısınız; muhalefete siyaseti yasaklarsınız. Zaten bunun egzersizleri bugün de görülüyor: En küçük fırsatı, hiç bir şekilde mesnet de aramadan, darbecilikle özdeşleştiriyorlar; ‘’darbeciliktir’’ diye mahkûm ediyorlar ve cezalandırma arayışı içine giriyorlar. Muhalefet etmeyi veya iktidarın değişmesini talep etmeyi ve bu yönde meşrû, legal bir siyasî çalışma yürütmeyi bir nevi darbecilik olarak, ‘’dış güçlerle işbirliği’’ diye takdim ederek, bunu şeytanlaştırma, ötekileştirme, düşmanlaştırmaya yönelirseniz, muhalefetin siyaset alanını alabildiğine daraltmak istediğiniz ortaya çıkar. Bunu da, medyada kalan son özgürlük kırıntılarını da ortadan kaldırmak gibi bir yola tevessül ederek güçlendirirseniz, yasaları da kazanabileceği bir seçime göre ayarlarsanız, ortaya şöyle bir tablo çıkar: İktidar, kaybedeceği seçimi kazanır. Ama bu seçim de seçim olmaz; düzmece bir seçim olur, hiçbir meşrûiyeti olmaz. O zaman Türkiye, rekabetçi otoriter olarak değil, neredeyse tam otoriterliğin hâkim olduğu bir yönetim biçimi olarak sınıflandırılır. Türkiye’nin de tam otoriterliği ya da en kötü yönetimi finanse edecek rant gelirleri yok; doğalgazı, petrolü filan yok. Neticede Türkiye, uygar bir dünyanın saygın bir ferdi olmak zorunda; refahını sürdürebilmek için, açık bir toplum, açık bir ülke, bir demokrasi olmak zorunda. Büyüyen bir ekonomi, insanlarına aş ve iş temin edebilen bir ülke olarak kalmak, ancak demokrasi ile mümkün. Biz bunun nasıl mümkün olmayacağının deneyimini yaşıyoruz. 
Aslında bugün gördüğümüz ‘’Acaba bir seçim mi geliyor? İktidar bir seçim hazırlığında mı?’’’’ yorumlarına neden olan bütün bu siyasi spazmlar, sertlik gösterileri, Ayasofya’nın ibadete açılması gibi elde kalan son mağduriyet hikâyesinin kullanılmaya çalışılması, derinleşen ekonomik kriz karşısında çaresiz kalan ve elinde ‘’swap’’ gibi bir enstrüman dışında başka bir şey olduğu görülmeyen bir iktidarın, tabanının erimesini, kendisinden uzaklaşmasını önlemek için çabalamasıdır. İktidarlar, tabanlarının kendisinden uzaklaşmasını önlemek için sadece seçim öncesinde çalışmazlar. Türkiye’de demokrasi yok ama bütün demokrasilerde, iktidarlar bir sonraki seçimde kazanmak için, seçildikleri günden itibaren çalışmaya başlarlar. Bugün Türkiye’deki iktidarın yaptığı da tabanını muhafaza etme çabasıdır. Şu aşamada, girebileceği bir seçimi kazanma ihtimali yok. Bu seçimi kazanmaya uygun hale getirirse, yani sadece kendisinin kazanabileceği bir seçim dizayn ederse, o seçim de demokrasinin kırıntısını ihtiva etmeyeceği için, seçim olarak kabul edilmeyecektir. Durum bu kadar nettir. Çıkmaz bu kadar açıktır. Ve bu çıkmaz nedeniyle de, iktidarın önünde, 2023’e kadar ‘’Ya tutarsa. Belki bir çaresini buluruz. Gün doğmadan neler doğar’’ diye bakabileceği 3 yıllık bir süre vardır. Zaten iktidar, 2013’ten beri günübirlik politikalarla ülkeyi yönetmektedir. 2023’e kadar da, hem ekonomide hem siyasette, tamamen günü kurtarmaya yönelik olarak devam edecektir. Bu, ‘’günü kurtarma’’ anlayışından baktığınız zaman da, 2023’e kadar çok uzun bir süre kalıyor. Ama 2023’e kadar iktidarın doğal ömrü tamama ereceği için, kendi içinde bir çatırdama, kendi içinde bir çökme, kavga ya da ayrışma sonucunda sürdürülemez hale gelmesi neticesinde, iktidarın küçük ortağı MHP, hem bu iktidar döneminde, hem daha önceki iktidar dönemlerinde yaptığı gibi, masayı devirecek midir? Bence, cevabı beklenmesi gereken asıl soru bu. 

Başak: Çok teşekkürler Kadri Gürsel. 
Gürsel: Ben teşekkür ederim.

Başak: Bugün ‘’Yorum Kadri Gürsel’de erken seçim söylentilerini konuştuk. Kadri Gürsel, tıpkı darbe söylentilerinde olduğu gibi, bunun da, iktidarın güçsüzlüğünü örtmek ve kendi tabanını korumak için ortaya çıkardığı bir durum olduğunu belirtti. Bizi izlemeye devam edin.