•     04 Nisan 2020

Yorum – Kadri Gürsel (25) Moskova: Türkiye’yi şimdilik rahatlatan diplomatik yenilgi

Kadri Gürsel, Rusya-Türkiye arasında imzalanan ateşkesi “Türkiye’yi şimdilik rahatlatan diplomatik bir yenilgi” olarak tanımladı. Gürsel, görüşmelerin Moskova’da yapılmasının bu diplomatik yenilgiyi en başından kabul etmek anlamına geldiğini, Türkiye’nin birçok talebinin boşa çıktığını söyledi. Bununla birlikte ateşkesin, cihadcılarla bağlantılı kişilerin Türkiye’ye gelmesini engelleyeceğini ve ABD’nin bölgeyi Afganistan’a çevirme planının önüne geçtiğini belirtti.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Betül Başak: Medyascope’tan herkese merhaba. Bugün, Yorum-Kadri Gürsel’de tekrar birlikteyiz. En son İdlib’te yaşananlardan sonra, Rusya ve Türkiye arasında varılan ateşkesi konuşacağız bugün. Hoşgeldiniz Kadri Gürsel.
Kadri Gürsel: Hoşbulduk Betül Başak.

Başak:  İlk olarak şöyle başlamak istiyorum; yine başlık üzerinden gideceğim: ‘’Diplomatik yenilgi’’ diyoruz ama aynı zamanda Türkiye’yi rahatlattığını da söylüyoruz.  Yenilgi nasıl rahatlatacak?
Gürsel: En başından itibaren, bu operasyonun hedefleri, iddiaları ile bugün gelinen durum birbiriyle kıyaslanınca, aynı zamanda ‘’Ateşkes’’ sözcüğü geçmeyen metinde, aslında fiilen bir ateşkes amaçlandıysa ve bu, dün gece 00.00’dan itibaren yürürlüğe girdiyse -ki bazı noktalarda girmedi, tedrici bir sükûnet hâkim cephe hattı boyunca- ben Moskova’da bir diplomatik yenilgi manzarası görüyorum. Ama bu diplomatik yenilginin, Türkiye’yi rahatlatan, Türkiye’nin yararına olan bir yenilgi olduğunu düşünüyorum. Zaten en baştan beri, Türkiye’nin Suriye politikası, rejim değiştirme hedefi, gerçekle bağları olmayan ve gerçekleşme imkânı olmayan bir hedefti. Ünlü kuramcı Clausewitz’in tabiriyle, savaş politikanın askeri araçlarla sürdürülmesi ise, bu kadar yanlış bir politikanın askeri araçlarla sürdürülmesine son verilmesi, dolayısıyla bir yerde yanlıştan dönülmesidir. Yanlıştan dönülmesi de iyi bir şeydir. 
‘’Neden diplomatik yenilgiydi?’’ önce bu soruyu cevaplandırarak başlayayım. Bu, paradoksal bir şey aslında. Paradoksal derken, içinde çelişkiler barındırıyor. Bir heyetin diplomatik yenilgisidir ama Türkiye’nin hayrınadır. Çünkü bu heyetin menfaatleriyle, Türkiye’nin menfaatleri örtüşmüyor. En başta bunu tespit edelim. Moskova’ya giden heyet tam kadro gitti. Niye Moskova’ya gittiler? Bu tür görüşmeler, adına ister ateşkes deyin, ister çatışmasızlık durumunun sağlanması gibi uzun bir cümle ile tanımlayın, neticede, düşman taraflar birbirlerine silah sıkmayacaklar. Böyle bir pozisyondaysanız, karşıtsınız demektir. Karşıtlar tarafsız sahada oturup konuşurlar. Aslında sahadaki gerçek şuydu: Türkiye, Suriye ile açıktan, İran ve Rusya’ya karşı da örtülü bir savaşı tercih etmiştir. Bu, tercihen bir savaştır. Türkiye’nin zorlandığı bir savaş değildir, tercih edilmiş bir savaştır. Türkiye bir noktadan sonra hangi şartlar altında bu savaşa zorlanabilirdi, bunu ayrıca tartışabiliriz. Ama eğer şunu diyorsanız; en başta Cumhurbaşkanı hedef olarak Soçi Mutabakat’ında veya daha önce, Suriye birliklerinin ve müttefiklerinin, Mayıs 2017’de belirlenen gözetleme istasyonlarının gerisine dönmelerini hedeflediklerini ve bunu kendileri yapmazsa, Türkiye’nin bunu kendi gücüyle yapacağını ilan etmemiş miydi? Etti. Bunu defalarca söyledi. Misal, Cumhurbaşkanı, 26 Şubat 2020 Çarşamba günü partisinin grup toplantısında şöyle demişti. Çok da uzak bir tarih değil. Geçen haftanın çarşambasından bahsediyorum: ‘’İdlib’te en küçük bir geri adım atmayacak, rejimi mutlaka belirlediğimiz sınırların dışına çıkartacağız.’’ Bu belirlenen sınırlar, o gözetleme noktaları dediğimiz üsler. Türkiye İdlib’te, o çatışmasızlığın garantörü olarak bu noktaları tesis etme imkânına kavuşmuştu. İlk Serakib çevresinde üslenen TSK birliklerine ateş açılması ve neticesinde, yanılmıyorsam 7 askerin şehit edilmesinden sonra, ‘’Şubat sonuna kadar size süre veriyoruz, yoksa biz çıkartıyoruz’’ diye ültimatom vermişti.  27 Şubat’ta da İdlib’de M-4 Karayolunun güneyinde, cihatçılarla beraber hareket halindeki bir Türk konvoyuna, formasyon halinde uçan Suriye ve Rus uçaklarının saldırısı gerçekleşti. Bu benim tabirim değil. Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Feridun Sinirlioğlu’nun tabiridir. Bu saldırı sonucunda 36 asker şehit oldu. Aslında oradaki ölü sayısı 55’lere varıyor. Ama bunlar gizleniyor. Bu hava saldırısında 17 cihatçının öldürüldüğü söyleniyor. Gelinen nokta bu. 
Adına ‘’ateşkes’’ ya da ‘’çatışmasızlığı sağlama’’ deyin, neticede, siz bu konuyu görüşeceksiniz. Peki, niye ayağına gidiyorsunuz? Aslında fiilen düşmanınızın ayağına gidiyorsunuz. Siz ne kadar ‘’Biz Rusya’yla çatışmak istemiyoruz deseniz de, Ruslar ne kadar öyle dese de, çok iyi biliyoruz ki bu çatışma, bu saldırılar oldu. Dolayısıyla mesele en başta bu; tam kadro Moskova’ya gidilmesi. ‘’Gelmiyorum. Bakü’ye gidelim’’ deseydiniz. Bakü’nün iki başkentle de arası gayet iyi. Bu işler orada konuşulurdu. Bence vücut dili yönetimi ve görüntüler de iyi değildi. Bunlar tartışılıyor. Bunları çok fazla ağza dolamanın gereği yok, herkes ne olduğunu gördü ve biliyor. Vücut dili yönetimi iyi değildi; insanlar nerede duracaklarını bilmiyorlar. Putin’in küstah tavır ve davranışları var. Orada bilerek ve isteyerek konulmuş bazı aksesuarlar var; Çariçe Katerina’nın bir heykeli. Putin’in hemen arkasında, 93 Harbi’nde, Bulgaristan’da Osmanlı ordusunu bozguna uğratan Rus ordusunu temsil eden askerlerin bronzdan minyatür heykelciği gibi aksesuarlar. Putin, böyle sembollerle mesaj vermeyi çok seviyor. Siz buna mahal vermeyeceksiniz. Eğer bu görüşme, tarafsız bir sahada, mesela Bakü’de olsaydı, o zaman görüşmenin yapılacağı alanın düzenlenmesine, neyin nereye konulacağına müdahale etmeye imkânımız olacak. Orada tamamen, aslında düşmanınız olan ev sahibinin insafına kalmış durumdasınız. Tabii sadece bu değil. Bardağın boş ve dolu taraflarına da bakalım. 

Başak: Ben size şunu da sormak istiyorum: Terörist gruplardan bahsettik. Bu ek protokolde, Birleşmiş Milletlerin terörist olarak tanımladığı grupların ortadan kaldırılmasından bahsediliyor. Fakat Türkiye’nin tanımladığı terörist gruplarla, Birleşmiş Milletlerin tanımladığı terörist gruplar aynı değil. Bununla ilgili daha önceden de sorun yaşamıştık. Neticede, bu gruplarla Türkiye ilgilenmek durumunda kalacak. Sizce Türkiye’nin tavrı nasıl olacak?
Gürsel: Bu konu, aslında bardağın boş tarafıyla ilgili. Bu anlaşmaya, ‘’Ek Mutabakat’’ diyelim çünkü adı da ‘’Ek protokol.’’ Yani Soçi Mutabakatı’nın ve daha önceki Astana Süreci’nin bir uzantısı deniyor buna. Aslında Soçi Mutabakatı çökmüştür. Bu şimdi yeni bir durum. Bu yeni durumun da, tarafların karşılıklı kabullenişleri dahilinde bir kayda bağlanması oluyor. Fakat kayda geçirilenler ve kayda geçirilmeyenler var. Burada esas mesele, kayda geçirilmeyenler. Tam da söylediğin şey. Misal, Soçi Mutabakatı’nda ve daha önceki Astana Süreci ile ilgili belgelerde, Birleşmiş Milletlerin terörist olarak nitelendirdiği unsurların, ateşkesin dışında tutuldukları, yani onlarla mücadele ve çatışmanın devam edeceği açık ve net bir şekilde vurgulanıyordu. Burada ise, ‘’Taraflar, terörizmin tüm tezahürleriyle mücadele ile BM Güvenlik Konseyi tarafından terörist olarak tanımlanan tüm grupların ortadan kaldırılması yönündeki kararlılıklarını yinelerken’’ ifadesinde daha muğlâk ve belirsiz bir ifade kullanılmış.  Peki, bu niye böyle oldu? Ben Türk tarafının ısrar ve etkisinin geçerli olduğunu düşünüyorum. Çünkü maalesef Türk Silahlı Kuvvetleri, bu ‘’terörist unsurlar’’ denilen güçlerle sahada bir ittifak ilişkisi içine girdi; bu gruplar Serakib’te saldırırken ateş desteği verdiler. Pek çok yerde birlikteydiler. Zaten Ruslar İdlib’teki konvoyu bombalarken bunun arkasına sığındı. Oradaki zayiatta cihatçı unsurların olması da rastlantı değil. Belirsizliklerden biri bu bence. Ve bu belirsizlik, bu mutabakatın uygulanmasını zorlaştıracaktır. Buradan aldığı güçle, -daha önceki mutabakatlara da gönderme yapıyor zaten- mutabakatın şartları yerine getirilmediği takdirde, terörist olarak nitelendirilen cihatçılara karşı, ki bunların içinde Suriye’deki El-Kaide’nin devamı olan unsurlar da var, mücadeleyi devam ettireceklerdir. Aslında burada bir mehil var, bakalım ne olacak?
Diğer bir belirsizlik, Türkiye açısından bunun diplomatik bir yenilgi olarak değerlendirilmesini destekleyen bir durum bu. Soçi Mutabakatı’na ve daha önce de bu gözlem istasyonlarının kurulmasını düzenleyen Mayıs 2017 mutabakatına atıf var.  O yüzden de, sanıyorum bugün gözlem istasyonlarının durumu ele alınmaktan kaçınılmış. İdlib’in doğusunda, kuzeyden güneye kadar Türkiye’nin bütün gözlem istasyonları, şu an rejimin kuşatması altında. Suriye güçleri, 2019 Ağustos’unda, ilk önce İdlib’in güneyindeki Morek kasabasında, TSK’ya ait 9 no’lu gözlem istasyonunu kuşattı. Benim tahminim, bu böyle devam edecek. Buraların tahliyesi yönünde bir kararlılık var mı, bunu da bilmiyoruz. Ama şu an kuşatma altında. Bazıları da, Hizbullahçılar tarafından çevrelenmiş durumda. Bu bir belirsizlik. Bu ayrı bir değişken. Bu tür mutabakatlarda bütün belirsizlikler, bu mutabakatın başarısızlığının da potansiyelini oluşturur. 
Diplomatik yenilgi ya da bardağın boş tarafı olması açısından şu da bir kontrast oluşturuyor: ‘’Gözlem istasyonlarının gerisine çekil. Çekilmezsen ben seni kovarım, askeri gücüm var’’ diye ültimatom vermişsiniz. Sonra bir mutabakat konulmuş ve siz de buna imza atmışsınız. Burada, Şam’ı, Halep ve Lazkiye’ye bağlayan M-4 ve M-5 karayolları var. Önümüzde harita yok ama şöyle anlatalım: M-4 Karayolu, Lazkiye’den Serakib’e, yani batıdan doğuya doğru, İdlib’in güneyinden geçen karayoludur.  
Halep’i Şam’a bağlayan M-5 Karayolu da artık tamamen rejimin kontrolünde. Ama M-4’te diyor ki, kuzeyden 6km, güneyden 6km, toplam 12 km.lik bir güvenlik kordonu oluşturulacak ve bu yolun ulaşımı güvence altına alınacak. Bu nasıl olacak, ayrı mesele. Askeri heyetler 1 hafta içinde bir araya gelip kararlaştıracaklar. Buradaki cihatçı unsurların, HTŞ’nin buradan çekilmesi lazım. Bu nasıl olacak?  Suriye ordusu çekilecek mi? Cihatçılar çekilecek mi? Ağır silahlardan arındırılacaklar mı? Bunlar karşılıklı koordinasyonla yapılması gereken işler. Bütün bunlar belirsizlik. Alelacele kotarılmış bir ek protokol. 
Ama şu var: M-4 Karayolunun kuzeyinde ve güneyinde, 6’şar km.lik, 12 km genişliğinde bir güvenlik bandının oluşturulmasını kabul eden Türkiye, bu protokolle, kendi verdiği ültimatomdan da geri adım atmış oldu. Neticede, rejimin kontrolüne bırakılması kabul edilmiş oluyor. Sadece bu da değil; bu mutabakat, M-4 Karayolunun güneyindeki 6 km.lik bantın da altında kalan Zaviye Dağı denilen bölgede, bir cep oluşmasına neden olacak. Orada kuşatılmış, kapalı bir bölge olacak belki de. Türkiye’nin ittifak halinde olduğu unsurlar bunu kabul edecekler mi? Bana göre HTŞ’nin bu mutabakatı kabul etmesi zor görünüyor. Ama belki konu değerlendiriliyordur onlar da bir açıklama yaparlar. 
Türkiye açısından durumun bir de olumlu tarafı var. Bunun da üç başlık altında değerlendirilmesi lazım. Bu başlıkların, ulusal güvenlik açısından olumlu gelişmeler olduğunu kabul etmek lazım. Birincisi şu: Mültecilerin Türkiye’ye geçmesi sonucunu doğuracak bir askeri baskı ortadan kaldırıldı. Adı ‘’Suriye Arap Ordusu’’ olan rejimin ordusunun ilerleyişi şu aşamada durdurulmuş oldu. Sadece bununla da kalınmadı. TSK’nın, M-4 Karayolunun kuzeyindeki ve M-5 Karayolunun batısındaki varlığı da meşrulaştırılmış oldu. Bu da şu açıdan önemli. TSK’nın Suriye’ye girişi, hiçbir anlaşma, yetki ya da buna meşruiyet imkânı veren uluslararası veya ikili bir anlaşmaya dayanmıyordu. Tamamen tek yanlı bir hareketti. Cumhurbaşkanı ‘’Adana Mutabakatı bize bu hakkı veriyor’’ dedi. Ama aslında vermiyordu. Vermediğini kendisi de biliyordur herhalde. Adana Mutabakatı, teröristlerin, bir süreliğine, bir derinliğe kadar sıcak takibine izin veren bir mutabakat. Onun ötesinde, neredeyse bir tümen ya da tugay veya binlerce araçtan oluşan bir birlik sokmanıza imkân veren bir şey yok Adana Mutabakatı’nda. Dolayısıyla, bu mutabakatla, TSK’nın M-4 Karayolunun kuzeyindeki pozisyonu, Rusya tarafından tanınmış oluyor. 
Bunun iki olumlu sonucu olacak. Bu denklem değişene kadar, Türkiye’nin bir mülteci akını riski altında kalması ötelenmiş bulunuyor. Tabii bu ne kadar sürer bilemeyiz. Ve rejimin de kuzeye doğru hamle yapma imkânı ortadan kaldırılmış oluyor. Bu, Türkiye’nin ulusal güvenliği açısından faydalı bir gelişme bana göre. Nedenini de söyleyeyim: Türkiye’yi ister siyasal İslamcı bir iktidar yönetsin, ister laik bir iktidar yönetsin, İdlib’teki ‘’siviller’’ diye tabir edilen ve sayıları tartışmalı olan bu siviller, -Birleşmiş Milletlere göre 1 milyona yakın, Rus kaynaklarına göre çok daha az- Türkiye ve Suriye’yi birbirinden ayıran yeni çekilmiş duvarın hemen güneyinde çadır kentlerde son derece kötü koşullarda yaşıyorlar. Bu sivillerin çoğu, Suriye’de, Astana Süreci kapsamında oluşturulan dört çatışmasızlık bölgesinin üçünden buraya sürülmüş olan cihatçıların aileleri. Burada ciddi bir sıkışma var. Cihatçı örgütlerin Suriye’deki toplumsal tabanı bu. Suriye’de 9 yıllık savaşın sonunda, bölgenin orijinal halkından geriye, bu cihatçılarla, yani bir mini şeriat devletinde yaşamayı içine sindiren insanların kalabileeğini düşünüyorum. Bu sosyopolitik karakterlerin, şimdiye kadar Türkiye’ye girip Avrupa’ya giden toplam 5, 5.5 milyon insanın sosyolojik karakterinden farklı olduğu kanaatindeyim. Bu açıdan da bunların girmesi, gerçekten Türkiye’nin ulusal güvenliğine bir tehdit oluşturur. Onların orada, cihatçılarla beraber dışarıda tutulması lazım. Onbinlerce, silahlı, şiddet içinde yoğrulmuş, son derece tehlikeli savaşçı var orada. Bunların da orada tutulması lazım. Nasıl halledecekler bilmiyorum ama Türkiye’ye girmemeleri gerekiyor. Bu aslında Türkiye’deki siyasal İslamcı iktidar açısından da bir zorunluluk bence. Onlar da kendi açılarından duruma böyle bakabilirler. Bunlar da bardağın dolu tarafı ve bu yayının başlığında belirttiğimiz ‘’Türkiye’yi şimdilik rahatlatan’’ şey de bu. 

Başak: Yani cihatçılarla bağlantılı yeni bir göçmen akımının engellenmesi.
Gürsel: Evet. Aynı zamanda, Türkiye’yi araç olarak kullanıp Rusya ve Suriye’yi cezalandırmak isteyen Amerika gibi heveskâr bir Batılı müttefikimiz var. Onun bu kışkırtmalarının şimdilik savuşturulduğunu görüyoruz. Reyhanlı’ya kadar gelip ‘’Biz size cephane veririz’’ dediler. Bu savaşın devam etmesini istiyorlar. Şu da görüldü; 27 Şubat akşamı Rus-Suriye hava saldırısından sonra, Türk Silahlı Kuvvetleri SİHA’larını (Silahlı İnsansız Hava Araçları) kullanarak, Suriye Arap Ordusu’na, bütün savaş boyunca uğradığı kayıptan daha fazlasını verdirdi. Türkiye Rusya için çok önemli bir ülke. Bu saldırıda, Türkiye’nin Suriye’yi cezalandırmasına imkân veren Rusya’nın da payı var. Saldırının akabinde, Rus Hava Kuvvetleri de iki gün boyunca İdlib semalarında pek gözükmeyerek bu SİHA operasyonuna imkân tanıdı. Bu da, başta ABD olmak üzere NATO’daki müttefiklerimizin iştahını ve hevesini artırdı. Zaten önceden de bunu arzuluyorlardı; Acaba Türkiye daha ileri gider mi? Rusya’nın 2015’ten beri sürdürdüğü Suriye’deki harekâtı, Rusya’ya çok daha maliyetli hale getirebilir mi? Çünkü Suriye ordusunun uğradığı kayıpların telafisi yine Rusya sayesinde olacak. Burada ABD’nin amacı, Rusya’nın Suriye’de sürdürdüğü operasyonu, Rusya’ya azami ölçüde maliyetli hale getirmek. Yani bir yeni Afganistan gibi olsun istiyorlar. Bunun için de Türkiye’yi bir araç olarak kullanmaya yeltendiler. Bu açıdan da, bunun sonucu hayırlı oldu bence.

Başak: Süremizin sonuna gelmek üzereyiz. Bir şey daha sormak istiyorum. Suriye Şam yönetimiyle ilgili normalde ‘’Rejim’’ kelimesini kullanılırdı. Ek protokol okunurken, Mevlüt Çavuşoğlu ilk defa ‘’Suriye Arap Cumhuriyeti’’ ifadesini kullandı. Bu, ortamı yumuşatmak için mi yapıldı?
Gürsel: Hayır, metin öyle. Onu okumak zorunda. Ben de öteden beri, ‘’Rejim sözcüğünü kullanıyorum. Bunlar, Davutoğlu döneminde can ciğer kuzu sarması oldukları zamanlarda, birlikte stratejik kabine toplantısı yapıyorlardı. Davutoğlu 22 kere (ya da artık kaç defaysa) Suriye’ye gitmekle övünürdü. Ben o dönemde Suriye Arap Cumhuriyeti için ‘’Baas Rejimi’’ ya da ‘’Esad Rejimi’’ ifadesini kullanıyordum. Bugün de kullanırım. Ama metni okuyan, bu metne sadık kalmak zorunda. Bu mutabakatın sunumundaki koreografisi açısından, sadece dış işleri bakanlarının metni okuması kararlaştırılmış. Dolayısıyla aralarında paylaşmışlardır ya da kendi dillerinde okumuşlardır. Böyle okumak zorundalar. 

Başak: Bazı yorumcular bu ifadeye çok anlam yüklemişler o yüzden soruyorum.
Gürsel: Çok anlamsız. Böyle düşünmelerinin hiçbir anlamı yok. Çünkü Türkiye, imza koyduğu bütün mutabakatlarda Suriye’nin toprak bütünlüğünü kabul etmiştir. Ama şu an, Türkiye Suriye’nin toprak bütünlüğünü kabul etse bile, bunun gerçekleşmesini önler durumdadır. Bence de, önleyecektir. Ta ki, kendisinin de içini rahatlatan, uzun vadeli tehdit doğurmasını engelleyecek bir durumun, bir güvencenin ortaya çıkmasına kadar bunu elinde bulundurmak isteyecektir. Yani, üç operasyon bölgesi var, buna dördüncüsü de eklendi. ‘’Fırat Kalkanı,’’ ‘’Zeytindalı,’’ ‘’Barış Pınarı’’ ve şimdi Bahar Kalkanı. Türkiye, Suriye’de rejimi yıkamadığına göre, bu rejimden gelecek tehdidi ileri hatta göğüslemeyi, rejimin silahlı güçlerinin sınıra gelmemesini amaçlayan bir politika güdüyor şu an. ‘’İdlib Gerginliği Azaltma Bölgesi’’ ile ilgili verilen mutabakat metninde, bunun, en azından İdlib bölgesi açısından kısmen başarıldığı görülüyor. Zaten bunların olmaması için en başta yapılması gereken, M-5 Karayolunun batısına, M-4 Karayolunun kuzeyine çekilmek, gözlem istasyonlarını oralara taşımak ve güçlerini orada tahkim etmekti. Ama Türkiye bunu yapmadı. Gözlem noktalarının oluşturduğu hat boyunca, tekrar geri kazanılması gibi gerçekleşmesi mümkün olmayan bir hedefin peşinden gidildi ve çok kan döküldü. Açıkçası, bu çok gereksizdi. Buna hiç gerek yoktu bence. 

Başak: Çok teşekkürler.
Gürsel: Ben teşekkür ederim. 

Başak: Bugün Kadri Gürsel’le, Rusya ile Türkiye arasında gerçekleştirilen İdlib’de ateşkes anlaşmasını konuştuk. Kadri Gürsel, bu anlaşmanın diplomatik bir yenilgi olduğunu, bununla birlikte, cihatçılarla bağlantılı grupların Türkiye’ye gelmesinin önünü kestiği için, bir açıdan da Türkiye için rahatlatıcı olduğunu söyledi. Bizi izlemeye devam edin.