•     04 Nisan 2020

Yorum – Kadri Gürsel (24): Suriye’de Moskova’yla ortaklığın sonu mu?

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Başak: Öncelikle, önceki gün yaşanan olaydan kısaca bahsetmek istiyorum biraz. İdlib’te Rejim güçlerinin Türk ordusuna açtığı ateş sonucu 5’i asker ve 3’ü sivil olmak üzere 8 kişi şehit oldu. Türkiye, Rusya’ya orada olduklarını haber verdiklerini söyledi. Fakat Rusya böyle bir haber almadıklarını, saldırının da o yüzden gerçekleştiğini ve saldırıyı önleyemediklerini söyledi. Bu bilgiler ışığında bölgedeki son durum nedir? Neler yaşanıyor?
Gürsel: Öncelikle, bu durumun nasıl bu hale geldiğinden ve neden kaynaklandığından bahsetmek lazım. Zaten yayın başlığımızın adı da ‘’Suriye’de Moskova’yla ortaklığın sonu mu?’’ Böylece bu soruya da cevap vermiş olacağız. 16 Eylül 2018 tarihli Soçi Mutabakatı’ndan söz edeceğiz. Bu mutabakat, Türkiye ve Rusya arasında imzalandı. Soçi’de Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Putin’in arasında varılan mutabakata göre, (İdlib’de cephe hattını boyunca )15-25 km genişliğinde silahlardan arındırılmış bir tampon bölge kurulacaktı. Ardından Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) -bunun türevi, eski adıyla El-Nusra ve El-Kaide aslında- bu bölgeden tamamen çekilecekti. Türkiye’nin desteklediği, o zamanki adıyla Ulusal Kurtuluş Cephesi olan güçler, 15-25 km genişliğindeki ve bütün İdlib’i çepeçevre kuşatan tampon bölgede kalabilecekler, fakat ağır silahlarını çekeceklerdi. Soçi Mutabakatı’nın asla gerçekleştirilemeyecek çok önemli bir maddesi vardı. Aslında bu bilerek konmuştu. Türkiye de zaman kazanmak için bu maddeye bile bile ‘’Evet’’ demişti. O madde de şuydu. Bu mutabakatın Eylül 2018’de imzalandığını tekrar hatırlatayım. 2018 yılının sonuna kadar, Halep ve Şam’ı bağlayan M-5 otoyolu ile Lazkiye ile Halep’i bağlayan ve Halep’ten Kamışlı’ya kadar uzanan M-4 otoyolunun İdlib’ten geçen bölümlerinde güvenli geçiş sağlanacaktı. Bu karayolları da HTŞ’nin denetiminde olan bölgelerden geçiyor. Ama enteresan olan, HTŞ sadece Soçi Mutabakatı’nda değil, 2016’daki Astana Süreci’nde de, her zaman ateşkesin dışında tutulan, tarafların ‘terörist’ olarak kabul ettiği güçler. Bir mutabakat yapıyorsunuz ‘’Buradan geçen yollardan güvenlik sağlanacak’’ diyorsunuz. Ama güvenliği sağlayacak muhatabınız HTŞ güçleri. Ama ‘’HTŞ güçleri teröristtir, dolayısıyla ateşkes kapsamı dışındadır’’ dediğiniz zaman, onlara karşı savaşmaktan başka bir seçeneğiniz kalmıyor. Zaten HTŞ de kendisini dışlayan bu Soçi Mutabakatı’nı tanımadı ve bu 15-25 km.lik tampon bölgeden de çekilmedi. Ondan sonra başka gelişmeler oldu. 2019’un Ağustos ayında bir saldırı başlattılar. Suriye Arap ordusu yani Suriye Rejim güçleri, İdlib’in güneyindeki Han Şeyhun kasabası ve çevresindeki bütün bölgeyi ele geçirip geri aldı. Ardından, 20 Ocak’ta başka bir dalga geldi. Bu sefer İdlib’in kuzeyindeki Maarat El Numan geri alındı. Ve Rusya çok ciddi anlamda buna destek verdi. 
Soçi Mutabakatı’na ne yol açmıştı onu da hatırlatalım; 2018 yılının yazında, Suriye Rejim güçleri ve Rusya’nın, çok şiddetli ve uzun süren hava bombardımanı sonucunda, kuzeye, Türkiye sınırlarına doğru bir insan akını oluşması neticesinde bu tampon bölge girişimi ortaya çıktı. O günden bugüne ne oldu ki Suriye birlikleri Serakib kasabasının etrafında ateş açtı? Çünkü alan daraldı. Alan daralınca, Astana Süreci ve Soçi Mutabakatı’nın birbirinden tamamen zıt, çok farklı amaçlar peşinde olan ortakları, bu amaçları doğrultusunda aldıkları pozisyonlar nedeniyle birbirleriyle çatışmalarını artık önleyemez hale geldiler. Çok çelişkili, birbirleriyle tamamen zıt amaçlarla hareket eden askeri güçleri daha geniş bir alanda idare etmek kolaydır. Ama alan daralınca, bunlar çatışırlar. Olan da budur. Serakib, kritik öneme sahip bir yer. Rejim burada ne yapmak istiyor? Haritaya baktığın zaman, İdlib’in kapısı. Doğudan batıya gittiğinde, Serakib’in 10-15 km ilerisi İdlib. Ayrıca, Serakib M4 ve M5 karayolları kavşağının üzerinde duruyor. Şu anda HTŞ’nin elinde kalan ve İdlib’den sonraki en kalabalık yer. Dolayısıyla, Serakib’in düşürülmesi demek, İdlib’in düşmesinin bir an meselesi olduğunu gösterir. 

İdlib’in öneminden de kısaca bahseder misiniz?
Türkiye’nin izlediği Suriye politikası açısından İdlib’in önemi şu: Ankara, 2011’in sonbaharından itibaren açık şekilde takip ettiği Suriye’deki rejimi devirme politikasının başarısızlığını yaşıyor. 2015’in sonunda, Rusya’nın müdahalesinden beri, bu politikanın başarıya ulaşma imkânının olmadığı görüldü. Sonra da Rusya’nın kurduğu oyuna eklemlendi Ankara. Ama yine de burada kendi oyun planını sürdürmeye devam etti. Bu plan, Rejimi devirmekten ziyade, orada desteklediği cihatçı milisleri elinde tutmak ve masadaki yerini güvence altına almak, Türkiye’ye yönelebilecek mülteci akımını önlemek. Bunun yolu da İdlib’i elde tutmaktan geçiyor. İdlib çok stratejik bir noktada. Güneye doğru uzanan bir hançer gibi, Lazkiye-Halep arasındaki kara bağlantısını kesiyor. Aslında ileri savunma noktası gibi bir yer. Ankara İdlib’de tutunabilirse, bu, ona mülteci akınlarını önlemesini ve Rejimi de sınırlama imkânını veriyor. Çünkü neticede, Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamasına engel oluyorsun. Zaten 2016 Aralık ayındaki Astana Süreci’nde de, Türkiye’ye 12 askeri gözlem istasyonu kurması imkânı verilmişti. Bunun da hikâyesi ilginç. Bu gözlem istasyonlarının nerede olacağının tespiti 2017 Eylül’üne kadar sarktı. Ekim 2017’den itibaren, Türkiye Afrin’e yönelik bir operasyon düşüncesinde olduğu için, bu istasyonlardan 4 tanesini Reyhanlı-Halep hattında kurdu. Burada amaç, Afrin operasyonunun pozisyonunu almaktı. Bu detaylar izleyiciler açısından önemli o nedenle anlatıyorum. Daha sonra Şubat 2018’de, bu kez Rejim güçleri Halep-Hama kuzey güney aksı boyunca, doğudan batıya doğru bir taarruza geçtiler. Türkiye, o bölgede kurulması kararlaştırılan 4 gözlem istasyonunu peş peşe kurdu. Aslında bunlar küçük askeri üsler. Bu istasyonlar güya bölgedeki ateşkesi denetleyeceklerdi. Ama gerçek anlamda bir ateşkes hiçbir zaman olmadı bu bölgede. Astana Süreci ve Soçi Mutabakatı, aslında Rusya’nın kendi oyun planını icra etmesinin bir aracı olarak kullanıldı. Türkiye’nin de, bu oyun planı içinde masada kalmak, süreç üzerinde söz sahibi olmak, Rusya ile bir ortaklığı sürdürmek gibi amaçlarına hizmet etti. Burada Rusya’nın, Astana Süreci ve Soçi Mutabakatı’nın parçası olarak Türkiye’yi muhatap alıp onu eklemlemesinin nedeni çok açık; Türkiye’yi, en azından Rusya ile çalışan bir ortak haline getirip, Batı’yla arasını açmak, Türkiye ile ilişkilerini ilerletmek, Türkiye’yi kontrol etmek. Buna bir nevi evcilleştirmek’’ de diyebiliriz. Çünkü Türkiye’nin politikası, açıkça rejimi devirmekti. (Rusya) Böylece Türkiye’yi çevreledi. 
Şimdi gelinen noktada, Serakib kasabası çok önem taşıyor. Türkiye, Rejimin, güneyden kuzeye doğru hızla ilerlemesi ve Maarat El Numan’ı almasından sonra, hedefinin M-5 karayolunu açmak olduğunu anladı. Bu arada kuzeyden yani Halep cephesinden, Halep’in güneybatısına doğru bir hareket var. Bir parantez açayım; bunda pek başarılı olunamadı. Sözde, Suriye Milli Ordusu diye adlandırılan güçler ki her yerde Ankara destekli Suriye Milli Ordusu olarak geçiyor, Türkiye tarafından organize edilen, silahlandırılan, parası ödenen ve içinde çeşitli grupların olduğu, cihatçılardan oluşmuş bir milis gücü. Bunlar, El-Bab tarafından Halep’e doğru, Halep’i kuzeydoğusu tarafından baskı altına alıp dikkati dağıtmak istediler. Ama ne oldu? Rus ve Suriye uçakları El-Bab’ı bombaladı. Fakat Rusya orayı bombaladığını asla üstlenmedi Türkiye de çok büyük mesele yapmadı. Bu çok ilginç. Suriye Milli Ordusu’nun El-Bab’tan başlattığı harekât anında kesildi ve geri çekildiler.
Burada, sahadaki gerçekliğin, Türkiye tarafından değiştirilmesinin ne kadar zor olduğunu anlatmak için bunları aktarıyorum. Keza, Ankara, Serakib’in rejim tarafından geri alınmasını önlemek istiyor. Bu amaçla, daha önce gözlem istasyonu olarak belirlenmemiş olmakla beraber, burada güç üslendirmeye başladı. Son birkaç gün içerisinde, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne bağlı yüzlerce zırhlı araç, tank, takviye olarak İdlib bölgesine girdiler ve Serakib’i güneyden, batıdan ve doğusundan adeta koruma altına alırcasına mevzilendiler. Aslında bu gözlem istasyonu filan değil. Bu caydırıcı güç. Rus medyasında bunu ‘’İnsan kalkanı’’ diye küçültücü ifadelerle tanımlıyorlar. Suriye Ordu Birlikleri, Serakib’de üslendiği üç noktadan birine topçu roketleriyle ateş açtı. Bunun üzerine o 8 şehit hadisesi meydana geldi. 
Şu bir gerçek: Rusya’nın oluru olmasa, Suriye bu kadar cüretkâr bir hareketi yapamaz, bu çok açık. Bunu ben değil, herkes söylüyor. Bunun karşılığında Türkiye’nin bir tepkisi oldu. Şimdi ‘’Bundan sonra ne olabilir?’’ ‘’Türkiye’nin amacı ne?’’ Türkiye-Rusya ittifakının amacı ne?’’sorularını sormak lazım. Suriye-Rusya ittifakının şu anki amacının, ilk aşamada M-5 karayolunu güvenlik altına alımak olduğu anlaşılıyor. Bunun için de Serakib’i geri alması lazım. Serakib kilit noktada. Serakib düşerse kuzeyden güneye, Halep aksından, güneye doğru da bir Suriye Arap Ordusu hareketi de daha rahat olacak. Böylece çok stratejik bir amaç hâsıl olacak. Genel olarak baktığınız zaman, Halep’i Şam’a bağlayan karayolu açılmış olacak. Dolayısıyla, Halep’in güvenliği de güçlendirilmiş olacak. 
Konuşmamızın başında ‘’Alan daralıyor’’ demiştik. Bu daralan alanda, Türkiye’nin ve Rusya-Suriye ittifakının, mevcut amaçlarını ve politikalarını birbirleriyle çatışmadan ifa etmeleri mümkün değil. Bunun değişmesi lazım. Ya Rusya ve Suriye bu operasyonu durduracaklar. Ben durmasını beklemiyorum, belki geçici olarak durabilir, sonra yeniden başlar. Burada bir parantez açayım. Astana Süreci’nde, başından beri Dera’da, Şam’ın kırsalında, Humus kırsalında ve İdlib’te 4 adet gerilimi azaltma bölgesi ya da çatışmasızlık bölgesi kurulması öngörülmüştü ve kurulmuştu. 2018 yılı boyunca ilk üçü Suriye tarafından temizlendi, geri alındı. Ve 2018’de, buradaki cihatçıların aileleriyle beraber İdlib’e geçmelerine izin verildi. Geriye İdlib kalmıştı. 2018’in sonlarından itibaren, İdlib üzerindeki baskı artırıldı. 2019’da, bu baskının dayanılmaz boyutlara vardığını görüyoruz. Türkiye’nin yerleştirdiği 12 gözlem istasyonu, gözlemlediği bir ateşkes kalmadığı gibi işlevsiz de kaldı. Ama Türkiye, bunlardan ikisi kuşatılmış olmasına rağmen, bunları hâlâ tutmaya devam ediyor. En son harekâtla beraber, üç gözlem üssünün kuşatılmış olduğunu görüyoruz. Haber de alınamıyor bunlardan. Haber alınamıyor derken, Türkiye’deki medya ortamı nedeniyle haberler verilmiyor. Kamuoyu bu konuda bilgisiz. Sanıyorum, buradaki üsteki askeri personelin iaşesi, suyu, lojistik desteği Rusya’nın gözetiminde sağlanıyor. İlgiç bir durum bu. Ama bildiğimiz kadarıyla, Türkiye bu bölgeleri boşaltmıyor. Bu konuya dair bir haber yok. Türkiye’nin bu bölgeyi boşaltmamasının nedeni nedir? Eğer Türkiye İdlib’de oraları boşaltırsa, sıra diğer üs noktalarına gelecek. O üs noktaları boşaltılırsa, ‘’Hadi artık Afrin’den çekilin, Fırat Kalkanı alanından da çekilin’’ diyecekler. Türkiye bu anın gelmesini istemiyor. Ama burada bir askeri mantık yok. Ben burada çok saf bir siyasi mantık ve inat görüyorum. Dün Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın ‘’Cumhurbaşkanımızın da talimatları doğrultusunda hareket ediyoruz’’ manasına gelecek açıklamasını dinledim. Gördüğüm kadarıyla burada sahadaki gerçekliğe karşı bir direnme ve inatlaşma hali var. İnat etmek, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın siyaset etme tarzının çok tipik bir özelliğidir. Bunu her alanda yapıyor. İnatçı bir insan. Ama burada yanlışta inat ediyor. İnatçılık böyle bir şey. Yanlışta ısrardır, inadı tarif eden şey bu. Çatışan ve zıtlaşan politikalar mukayese edildiğinde, bu politikaları neyle desteklediğinize baktığınızda, Türkiye ‘’tabi oyuncu’’ konundadır. Bunu her zaman söylüyorum. Çatışmayı göze alabilir mi? Ben Cumhurbaşkanı’nın Rusya’yla çatışmayı istemediği yönünde, Ukrayna dönüşünde yapmış olduğu bir açıklama var onu nakledeyim: ‘’Rusya ile şu aşamada bir çatışma ya da ciddi çelişki içerisine girmemize gerek yok. Rusya ile çok ciddi stratejik girişimlerimiz var. Ama Rejim için sonuçları olacaktır.’’

Bazı yorumcular da, Türkiye’nin Ukrayna ordusuna yapacağı 200 milyon TL’lik yardımı Rusya’ya bir cevap olarak nitelendiriyor. Siz ne diyorsunuz buna?
Elbette. Bunların üçü bir araya geldiği zaman, yani hem böyle bir anda Ukrayna’ya yapılan ziyaret, hem 200 milyon liralık askeri yardım, hem de Kırım’la ilgili yaptığı açıklamalar, Mustafa Cemiloğlu ile görüşmesi aslında Rusya’ya bir gözdağı, bir mesaj vermek niteliğinde. Ama tabii karşı tarafın da eli boş değil. Rusya ile herhangi bir çatışma söz konusu olur mu, olmaz mı? Biliyorsunuz, daha önce Rusya’yla küçük çapta çatışmalar yaşandı; Rusya bir konvoyu bombaladı. Uçak düşürme hadisesi…. Bunların kimisi krize dönüşmeden idare edildi. Kimisi de çok büyük krizlere yol açtı. Rusya buradan bir kriz çıkarmak istiyorsa istediği krizi çıkarır. Türkiye’nin, rejimin İdlib’i yeniden kendi topraklarına katmak için sürdürdüğü operasyona karşı direnmesi, bunu geciktirmek için yaptığı şeyler, şöyle bir görüntü çıkarıyor ortaya. Türkiye, kendi ulusal güvenliği -ki mülteciler konusunda alınacak tedbirler de ulusal güvenlik kapsamındadır- yahut iktidarın bekası açısından aldığı tedbirler neticesinde, oradaki bir El-Kaide devletçiğinin devamından yana mücadele eden bir devlet konumuna düşüyor. Bu çok yanlış ve tehlikeli bir durum. Eğer Türkiye’nin ulusal güvenliği söz konusuysa, İdlib’de bir Heyet Tahrir el-Şam devletçiğinin yaşaması yönünde askeri tutum alması, Türkiye’nin zararınadır. Sınırının hemen yanı başında bir El-Kaide’nin olmasıdır. Adı iki kere değişmiş olsa da fark etmez, Suriye’deki bir El-Kaide’dir bu. 
Ayrıca, Libya’dan hiç bahsetmedik. Yeri gelmişken bundan da bahsedelim. Türkiye’nin Libya’ya müdahalesinde de bir ihraç ürünü olduğu ortaya çıktı. Bu da, cihatçı ihracı. Türkiye, Suriye’den Libya’ya paralı asker olarak cihatçıları ihraç ediyor. Aslında sorun ihraç ediyor oraya. Bu bir açıdan, bu büyük sorunun, en azından adet olarak azalması -şu anda 2000, 3000 civarında olduğu söyleniyor- anlamına geliyor. Çünkü Libya’ya gidiyorlar. ‘’Fizan’a gönderiliyorlar’’ da denilebilir. Fizan, Eski Osmanlı’da sürgün bölgesi. Libya’ya gönderiliyorlar ve sayıları daha da artabilir. Maaşlarını Katar’ın karşıladığı iddiaları da var. Bayağı da iyi para veriyorlar. Bu da ilk defa şöyle bir tabloyu çıkarıyor: Suriye ve Irak’taki otorite boşluğu nedeniyle, uluslararası cihatçı güçlerin buralarda alan tutmaları, teritoryalize olmaları sonucunda, zamanında buradan Libya’ya transferler olmuştu. Hatta IŞİD Libya’da alan tutmuştu. Şimdi benzer bir şey, Türkiye’nin komutası altında yapılıyor. Ama buraya gönderilenler de cihatçılar neticede.
Türkiye’nin bu noktalara sürüklenmesi, 2011’den beri izlediği Suriye politikasının bir sonucu maalesef. Artık Rusya ile ortaklığın da bu parametreler dahilinde süremeyeceğinin, İdlib’teki sıkışmışlığın buna izin vermeyeceğinin görülmesi lazım. Türkiye’nin kendisine yeni hedefler belirlemesi ve yeni araçlar bulması gerekiyor. Şu bir gerçek: Aslında, Soçi Mutabakatı Heyet Tahril el-Şam’ın güya tasfiyesini gerektiriyordu. Fakat tasfiye edilenler, Türkiye’nin İdlib’te desteklediği, donattığı ve yönettiği cihatçı güçler oldu. Yani güya ılımlı muhalif güçler tasfiye edildi. Ve alan neredeyse tamamen Heyet Tahril el-Şam’ın kontrolüne geçti. Bunun sürdürülmesi yönündeki çaba, hem Türkiye’nin, hem dünyanın güvenliğine bir tehdit. Çünkü kendi ulusal güvenliğiniz için, orada bir cihatçı gücün, hem de El-Kaide türevi olan bir cihatçı gücün alan tutmasına imkân veriyorsunuz. Böyle bir ulusal güvenlik anlayışı olmaz. En başta bunu söylemek lazım. 
Potansiyel mülteci akını konusunda da, evet, Türkiye bu konuda ön almalıdır. Gerekiyorsa, bütün şartları göz önüne alıp Rusya ile yeniden konuşup, yeni parametreler ortaya koyup, sınırın Türkiye bölümünde, uluslararası yardıma açık yeni kamplaşmalar ortaya çıkabilir. Ya da isteniyorsa, bu nüfus -ki ben öyle 3 milyon filan olduğunu sanmıyorum. Bu kadar sıkışmış bir alanda 3 milyon nüfus mümkün değil. Çok çok daha az olduğundan eminim, başka türlü olamaz- El-Bab bölgesine ya da Barış Pınarı bölgesine de nakledilebilir. Ama İdlib’te izlenen politikada daha fazla ısrar etmek, Türkiye’yi, kolay kolay içinden çıkamayacağı yahut sahada her an alevlenebilecek çatışmalara sürükleyebilir. Ankara’nın, bu konudaki pozisyonunu gözden geçirmesi gerekiyor.
Benim ‘’Suriye’de Moskova ile ortaklığın sonu mu?’’ sorusuna vereceğim cevap, mevcut ortaklığın sonu gelmiştir. Moskova’yla yeni bir ortaklık zemini her zaman vardır, bulunabilir, geliştirilebilir. 

Çok teşekkürler.
Ben teşekkür ederim. 

Bugün Kadri Gürsel’le, Suriye’de Moskova ile olan ilişkileri konuştuk. Kadri Gürsel, ‘’Türkiye, İdlib’teki politikasını bu şekilde sürdürmeye devam ederse, çok daha zor bir duruma düşebilir’’ dedi. Bizi izlediğiniz için teşekkürler.