•     04 Nisan 2020

Yorum – Kadri Gürsel (22): “Kanal İstanbul” neyin kanalı?

Kadri Gürsel, Türkiye’nin sanayisizleştiği, ekonomik olarak zor günlerden geçtiği bir dönemde kaynakların Kanal İstanbul’a aktarılmasının ihanet olduğunu söyledi. Gürsel, projenin halkın cebinden finanse edileceğini belirtti.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Betül Başak: Medyascope’tan herkese merhaba. Bugün ‘’Yorum: Kadri Gürsel’de konumuz ‘Kanal İstanbul.’ Hoş geldiniz Kadri Gürsel: 
Kadri Gürsel: Hoş bulduk Betül Başak. 

Dün ‘’Kanal İstanbul’u onaylamadığınızla ilgili bir yazı yayımladınız. Başlığı da ‘’İktidarın ‘Kanal İstanbul’ restini görmek’’ idi. Ben bu ‘’Rest’’ kelimesini seçme sebebinizden başlamak istiyorum. Neden ‘’Rest?’’
Önce bütün izleyicilerimizin yeni yılını kutlayarak başlayalım. Herkese mutlu, sağlıklı, başarılı bir yeni yıl diliyorum. Umarım 2020’de enerjimizi ve zamanımızı ‘Kanal İstanbul’ gibi konulara harcamayız. Ama öyle görünüyor ki harcamak zorunda kalacağız. Çünkü ‘Kanal İstanbul’ 2020’de Türkiye’nin, İstanbul’un gündemlerinden biri olacak gibi görünüyor maalesef. ‘’İktidarın ‘Kanal İstanbul’ restini görmek’ten kastım; ‘Kanal İstanbul’un yapılamayacağı, buna paranın olmadığı ya da iktidarın suni bir gündem yaratmak istediği, gündemi değiştirmek istediği, dikkatleri işsizlikten ve gerçek sorunlardan buraya yönlendirmek istediği minvalinde yorumlar üzerineydi. Ben iktidarın ‘Kanal İstanbul’ konusunda son 1, 1,5 ay içinde girdiği aktivizmin bir blöf olduğu kanaatinde değilim. Eğer öyleyse, bu restin görülmesi kanaatindeyim. ‘’Zaten yapamazlar,’’ ‘’Zaten para yok’’ demenin bir anlamı yok. Çünkü Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ‘’Projeyi yap-işlet-devret yöntemiyle yaparız. O da olmazsa ‘’Milli bütçe’den karşılarız’’ dedi. Milli bütçe de halkın vergilerinden oluştuğuna göre, bunu doğrudan halk öder. Dolaylı yoldan değil, doğrudan. Çünkü aslında ‘’Kamu-Özel Sektör Ortaklığı’ adı verilen ‘’yap-işlet-devret yönteminde, tıpkı geçiş garantili otoyol ve köprülerde veya hasta garantili şehir hastanelerinde yaptıkları gibi, yüklenici firmalara bir takım garantiler veriliyor. Bu verilen garantiler herhangi bir fizibilite çalışmasına bağlı olarak değil, tamamen şişirme ve gerçeklikle alakası olmayan güvenceler olduğu için bu rakamlara asla ulaşılamadığından, sonuçta bütçeden bu şirketlere para aktarmak suretiyle -ki o da bizlerin vergilerinden oluşan bir bütçe olduğu için- çark bir şekilde dönüyor. Zaten ihale süreçleri baştan itibaren şeffaf değil. Bu rakamların değerlerin neye göre saptandığı da belli değil. Bu bakımdan ‘’Kanal İstanbul’u yapamazlar’’ diye bir iddianın zemini yok. Bunu yapmak için harekete geçtiler. İmar değişikliği planı en tafsilatlı düzeyde askıya çıkarıldı. Demek ki ilerletecekler, bunun arkası gelecek. O zaman, bizim hem gazetecilerin, hem siyasetin içindekilerin iktidara şunu sormamız lazım. Bir defa gazetecilerin ‘’Siz bu ‘Kanal İstanbul’u neden yapıyorsunuz? Ne için yapıyorsunuz? Amacınız nedir?’’ gibi temel soruları iktidara sorması lazım. Elbette ki bu soruların cevabını verecek halde değiller, bunu biliyoruz. O halde bu soruların cevaplarını biz vermeye çalışalım. 
En başta, bu yayının başlığında da olduğu gibi ‘Kanal İstanbul’un aslında neyin kanalı olduğunu anlatmamız lazım. Çünkü şayet yapılacak olursa ‘Kanal İstanbul’ gerçekte bir kanal olarak işlevsiz bir kanal. Umarım yapılmaz. Umarım, Türkiye ve İstanbul halkı bunun yapılmasına demokratik ve meşru yollardan engel olur. Ama yapılırsa, bunun bir kanal olmayacağını, bunun, sözde tanımlanmış işlevinden başka işlevlere sahip olacağını anlatmamız lazım. Çünkü rakamlar, mukayeseler zaten bunu bize söylüyor. Birincisi, ‘Kanal İstanbul’ lüzumsuzdur. Şu an İstanbul Boğazı’ndan geçen gemi trafiği azalıyor. Eğer güvenlik gerekçisini ileri sürüyorlarsa,  bu da ‘Kanal İstanbul’un yapılması için geçerli bir sebep olamaz. Boğaz’da gerekli güvenlik tedbirleri alınmaktadır, bu tedbirler daha da artırılmalıdır. Zaten bu tür yatırımların, mühendislik çalışmalarının 5 yıllık, 10 yıllık değil, 100 yıllık perspektifler içinde yapılması gerekiyor. Şu bir gerçek: Dünyanın fosil bazlı enerji kaynaklarına olan bağımlılığının hızla azalmakta olduğunu, azalacağını öngörebiliyoruz. Dolayısıyla, buna bağlı olarak Boğaz’dan geçen tanker sayısında da bir azalmanın ortaya çıkacağı da öngörülmelidir. O nedenle ‘’Güvenlik’’ argümanı yanlış bir argüman. En başta bunu koyalım. Böyle bir acil güvenlik ihtiyacı yok. Ki iktidar sahipleri 40 yıl önce yaşanmış Boğaz’daki ‘’İndependenta’’ kazasını örnek olarak gösteriyorlar. Bugün yaşı 45-50 civarında olanlar, bu olayı bir çocukluk anısı olarak hatırlayacaklardır. Genç kuşaklar bunu hatırlamaz. 

Evet, ben bilmiyorum.
E tabii. İnsanların karşısına böyle bir argümanla çıkmak, ne karşılık verir ne de inandırıcıdır. Bunların yanında, bir de 1936 tarihli ‘Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ var.  Bu sözleşmeye göre İstanbul ve Çanakkale Boğazları, serbest ve bedava geçiş yoludur. Yani hem serbesttir, hem de ücret talep edemezsiniz. Dolayısıyla, serbest ve bedava bir geçiş yolunun yanına ücretli bir geçiş yolu yaptığınız zaman, -bu serbest ve bedava geçiş yolundan geçmek engellenemeyeceğine göre- kimseyi bu ücretli kanaldan geçmeye zorlayamazsınız. Dolayısıyla,  teorik olarak baktığınızda, bu kanal yapıldığında yılda sıfır gemi geçişi olur. Hiç gemi geçmez. Ha şöyle bir şey olabilir: İyi ilişkiler içinde olduğunuz bir takım şirketlere, şunlara, bunlara rica minnetle gemi geçirtebilirsiniz, üstüne para vererek gemi geçirtebilirsiniz. Çünkü buradan geçecek gemiler, söylendiği kadar güvenli şartlarda geçmeyecek. Buradaki akıntı belki Boğaz’dakinden daha fazla olacak. Çünkü 150 metre genişliğinde daracık bir su yolu. Üstelik her iki yakasını da imara açıyorsunuz. Yani 150 metre genişliğinde, her iki tarafında yerleşimler olan -burası semt olacak- daracık bir kanaldan tankerleri geçiriyorsunuz.  Bu olacak şey değil. Güvenlik argümanı yoktur. 
Ben şunu iddia ediyorum: Bu kanaldan sıfır gemi geçer. Hiç gemi geçmez. ‘’Buradan gemi geçer’’ diyecek olan varsa, buyursun gelsin, tartışalım. Bu kadar da açık. Bir de üstelik Montrö Boğazlar Sözleşmesi açısından da baktığımız zaman, bu kanal, Montrö’yü delmek isteyecek olanlara bir avantaj sağlamıyor. Çünkü Montrö, Karadeniz’de bulunacak savaş gemisinin tonunu ve süresini belirliyor. Boğazlardan geçsin ya da geçmesin konusunda ise ‘’Uçak gemisi geçmesin’’ diyor. O zaman, Saros Körfezi ile Marmara arasına bir kanal daha açmanız lazım. O zaman, Gelibolu Yarımadası da ada olsun. İstanbul’un batısı, Avrupa Yakası da ada olsun. Bunlar fantastik şeyler. ‘Kanal İstanbul’ gereksiz, lüzumsuz bir projedir. Hiçbir argüman, bunun gerekli olduğu konusunda geçerli doneleri sağlamaz. Mümkün değil. Zaten bir tek ‘’Güvenlik’’ argümanı var. Onun dışında, mesele gelişme, kalkınma ile ilgili ise bunun çok daha çeşitli, daha verimli ve çağımızın ihtiyaçlarına cevap verir nitelikte olan alanlarda yapılması, paranın, ülkenin zaten kıt olan kaynaklarının bu alanlarda harcanması gerekir. 
İkincisi, bu proje korkunç bir maliyet çıkartıyor. Doğaya, suya, İstanbul’un su kaynakları üzerinde ciddi bir tehdit oluşturuyor. Zaten İstanbul Büyükşehir Belediye başkanı Ekrem İmamoğlu bunları detaylarıyla açıkladı. Bu da zaten biliniyordu. Yeraltı sularının tuzlanmasına, denizin kirlenmesine neden olacak. Avrupa yakasının yarımadadan, adaya dönüşmesinin getireceği güvenlik problemleri var. Bunun yapılması için güvenlik argümanlarını öne sürüyorsunuz ama ortaya korkunç bir güvenlik problemi çıkarıyorsunuz: Geçiş, bu kanal üzerinde asma köprülerle sağlanacak, bu asma köprülere bağlı olacak. Neticede, İstanbul’un batısında yaşayan insanların, -maazallah çatışma, deprem, dış saldırı vesaire- herhangi bir acil durumda gibi durumlardaki güvenliği. Böyle bir durumda buraya ulaşım nasıl olacak? Bu son derece gereksiz. Türkiye’nin bu riskleri alması için hiçbir gerekçe ve zorlayıcı neden yok. Orman ve tarım alanlarının kaybı, inşaat ve hafriyat çalışmaları süresince şehre çıkaracağı problemler belli. 
Üstelik başlı başına antidemokratik bir durum. 16 milyon insanın yaşadığı şehirde, sırf 16 milyon da değil, Mudanya Körfezi, İzmit Körfezi, Marmara kıyılarında yaşayan milyonlarca insanın durumunu ve bütün bu bölgelerin geleceğini ilgilendiren bir projede, kimseye sormadan, danışmadan histerik bir şekilde ‘’Biz karar verdik, yapacağız’’ diye ısrar ederek, ‘’Kanal İstanbul’u yapacağız, Kanal İstanbul’u yapacağız, Kanal İstanbul’u yapacağız” diye tekrar ederek -ben bunu ‘’tespih dua’sına benzettim- bir rıza üretmenin imkânı yok. Sonuçta birilerinin de ‘’Yaptırmayacağız, yaptırmayacağız’’ demesini mi bekliyorlar? Böyle bir yöntem ve yol yanlış olacaktır. Bu antidemokratiktir. Katılımcılık baştan engellenmiştir. Dolayısıyla halka sorulmalıdır. Siyaseten bu gereklidir.  

Evet. Bununla ilgili ‘’Referandum yapılsın’’ tartışmaları da var.
Doğru. Böyle bir konuda referandum abestir aslında. Ahlâken yanlıştır. Çünkü bu kadar açık ve seçik, net olarak, doğaya, insanlara, şehre, tarihe, bizi biz yapan her şeye zarar veren ve bütün bu varlıklarımızı, değerlerimizi tahrip edecek olan bir projenin halka sorulması, abestir. Ama siyaseten sorulmalıdır. Bu proje tartışılmalı. Çünkü referandum zemini süreci, tartışma ve anlatma imkânı veriyor Ama bunun olması da gerekmiyor. Fakat muhalefet referandumu savunmalıdır. Savunmak zorundadır. Ve her konuda ‘’Referanduma gidelim,’’ ‘’Referanduma götürelim’’ diye hevesli olan bir iktidarın, burada referandumdan kaçtığı ve kaçacağı görülecektir. Çünkü iktidarın elinde hiçbir argüman yok.

Argüman da yok,  zaten bütün argümanları da çürüttünüz. Altında bir amaçları var belli ki. Neden ısrar ediliyor?
Evet, bu önemli. Zaten ‘’Ne için istiyorsunuz? Ne amaçla istiyorsunuz?’’ diye sorduğumuzda, cevap veremiyorlar. O zaman bu sorunun cevaplandırılması da yine bize düşüyor. Çünkü görünen bir takım durumlar, olgular var. Birincisi, bu kanalın geçtiği hat boyunca, sağlı sollu geniş arazilerin, zamanında birtakım kişiler ve çevreler tarafından ucuza satın alındığı gerçeği var ki bu gerçek gizlenmek isteniyor. Şimdi bu konuda çeşitli kısıtlamalar getirmeye çalışıyorlar. Mesela, tapu araştırması yapmanın izne tabi olması gibi. Demek ki, buradaki mülkiyet durumunun araştırılması engellenmek isteniyor. Niye engellenmek isteniyor? Demek ki, burada iktidara yakın, iktidarın, bilinmesi halinde rahatsız olacağı bir takım çevreler ya da kişilerin, zümrelerin mal edindikleri anlaşılıyor. Bunun iki nedeni var. Birincisi kanalın geçeceği hat üzerinden istimlâk yapılacak, istimlâk bedelleri ödenecek. Bu istimlâk bedelleri neye göre ödenecek? Bunun bir ölçüsü var mı? Bu, şeffaf bir süreç mi olacak? Burada istimlâk üzerinden bir kaynak transferi yapılacak ki eğer değerinin çok üzerinde yapılırsa bu gayrimeşru bir şeydir. 
İkincisi, şimdi 1/1000’lik imar planlarında da gördük, kanalın iki tarafında, ciddi şehirleşme projeksiyonları var. Demek ki buralarda inşaat projeleri yapılacak. Buralara nüfus taşınacak ve belli ki bütün bunların paylaşımı önceden yapılmış. Bir de bu açıdan önemli. 
Üçüncüsü, projeyi verdiniz birilerine. Bu ihale süreci şeffaf mı olacak? Gerçekten bu da önemli, denetlenmesi gerekiyor. Bunun hafriyat çalışması, şusu, busu olacak ve hangi modele göre yapılacak? Yap-işlet-devret yani Kamu Özel Sektör Ortaklığı’na göre finansman bulunursa nasıl olacak? Milli bütçeden karşılanırsa nasıl olacak? Tekrar ediyorum: Sonuçta ikisi de aynı kapıya çıkacak bence. İhale süreçlerinde muazzam bir kaynak transferi gerçekleşecek. Bu projenin bütün maliyetinin ne olacağı, önceden açıklanan maliyete bağlı mı kalınacağı, daha sonra bu maliyetin aşama aşama artırılıp artırılmayacağı, bütün bunlar soru işaretleri. 
Türkiye’nin bu kadar önemli sorunları varken, Türkiye, ekonomik krizden ve durgunluktan geçerken, Türkiye’nin, enflasyon nedeniyle artan yoksulluk ve işsizlikle ilgili büyük problemleri varken, diğer taraftan Türkiye sanayisizleşiyorken -bunu özellikle söylüyorum, çünkü üretimden hızla uzaklaşıyor- eğitimde de ciddi bir niteliksizleşme, kalitesizleşme söz konusuyken, ülkenin kaynaklarını böyle bir projeye aktarmanın savunulacak hiçbir mesnedi yoktur. Ve aciliyeti yoktur. Bir kere bu acil bir proje değil. Bu proje niye ortaya çıktı? Niye gündeme getirildi? Bu projenin hiçbir aciliyeti yok. Bugünden yarına ya da 5 yıl içinde karşılanması gereken bir güvenlik tehdidi yok. Bu manada bunun yapılmasını haklı ve meşru gösterecek hiçbir gerekçe öne sürülemiyor. 
İkincisi, bu kadar ağır bir maliyetin savunulmasına haklılık zemini oluşturabilecek bir proje değil. Doğayı yok edeceksiniz, denizleri kirleteceksiniz, su kaynakları yok olacak. İstanbul kendi içinde bir adaya dönüşecek ve güvenlik riskleri ortaya çıkacak. Ne için? Gerekli mi? Değer mi? Bu sorunun da cevabı yok. Ben tekrar altını çizerek iddia ediyorum: Oraya bir kanal açtığınız zaman, buradan geçecek olan gemi sayısı, bugünkü şartlarda Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin hukuki çerçevesinde ‘’sıfır’’ olmak zorundadır. Eğer buradan bir gemi geçerse şaşırırım. Buradan bir gemi geçiyorsa ticareti bilmiyor demektir. 
Sonuçta ‘Kanal İstanbul projesi’ aslında objektif olarak İstanbul’un doğasına, insanına, kente, kentin tarihine ihanet eden bir projedir. Aynı zamanda, Türkiye’nin kaynakları açısından da bütçenin çarçur edilmesi ve bu kaynakların çok dar bir zümrenin, bir avuç insanın elinde toplanmasına hizmet etmesi açısından da, yine, bir ihanet projesidir. Bu projeye şiddetle ve kesinlikle karşı çıkılması lazım. Çünkü bu, ihanet değilse nedir? Ben bu tür kavramları kullanan bir gazeteci değilim. Bugüne kadar hiç kullanmadım. Meslek yaşamımda 34. yılıma giriyorum, bu kavramı hiç kullanmadım. İlk defa ‘Kanal İstanbul’ projesine karşı bu kavramı kullanıyorum. Çünkü bu çizdiğim tabloyu tek kelime ile ifade edebilecek, açıklayabilecek, nitelendirilebilecek başka bir sözcük yok. ‘’Kötülük’’ diyeceğim ama kötülük az kalıyor. Kötülük başka şekillerde yapılıyor zaten. Bu başka bir şey. Çünkü kontrastlar o kadar net ve o kadar derin ki başka türlü nitelendiremiyoruz. 
Peki, bu proje niye gündeme geldi?  Çok ciddi psikolojik boyutlar var burada. İktidarın içine girdiği 2020 ve sonrasının psikozu var. İktidar, aslında güç kaybettiğini, artık mevcut, alıştığı politikalarla ülkeyi yönetmesinin mümkün olmadığını görmek, kavramak ve anlamak istemiyor. 2019’un en büyük olayı, herkesin de üzerinde anlaştığı gibi, 23 Haziran seçimleriydi. 23 Haziran seçimlerinde iktidar İstanbul’u kaybetti. Hem de çok açık bir farkla kaybetti. İstanbul’a karşı, böyle, bilinçaltında oluşan histerik bir reaksiyon mu gelişiyor? Nedir yani ‘’Kanal İstanbul’ konusunun bu şekilde gündeme getirilmesi?  Bir acz ve çaresizlik durumu söz konusu. Yapacak işi, anlatacak hikâyesi kalmamış bir iktidar. Diğer taraftan da gidemiyor, gitmemek için direniyor. Bence bir erken seçimi deneyecekler. Bütün bunlar da, ‘’Bu ‘Kanal İstanbul hikâyesinden -ki içi boş ve kendilerine de fayda sağlamayacak bir hikâye- acaba bir enerji üretebilir miyiz?’’ meselesi. Ancak negatif bir enerji üretebilirler. ‘Kanal İstanbul,’ ‘Yerli’ diye sundukları otomobil filan gibi şeylerle bir kazanma şansı görürlerse, ülkeyi belki 2020’de bir erken seçime götürmeyi deneyeceklerdir. İçte ve dışta aktiviteye ihtiyaçları var, bunu görüyoruz. Mesel, Libya konusunda, yarın Meclis’e tezkere gelecek. 
Muhalefet, en genelde gazetecilik, yani yorumcular, gözlemciler, herkes, ‘Kanal İstanbul’ projesinde ısrar edilirse, iktidar için siyasi bedelinin ağır olacağını, inat ve ısrarın, kendisine fayda değil, zarar getireceğini iktidara anlatmak gibi bir milli görevle karşı karşıya. Çünkü gerçekten, bu ‘Kanal İstanbul’un bir felaket projesi olduğunu, bunun bir ‘’milli felaket’’ olacağını görüyorum, söylüyorum ve söyleyeceğim. İstanbul seçmeninin de, eline geçen ilk fırsatta bu ‘Kanal İstanbul’ inadı, ısrarı ve histerisi nedeniyle iktidarı cezalandıracağını, hem de ağır cezalandıracağını iktidara anlatmak lazım. İktidarın da buna ikna olması, bu gerçeği görmesi lazım ki ancak o zaman belki bundan vazgeçer. Dolayısıyla bunun görülür hale gelmesinde de, bence İstanbul Büyükşehir Belediye başkanı Ekrem İmamoğlu’na büyük bir rol düşüyor. Bu tepkilerin spontane şekilde ortaya çıkıp, koordinasyonsuz ve aynı zamanda iktidarın işine gelecek mecralara akmasının önlenmesi açısından, İmamoğlu’nun burada göreceği işlev çok çok önemli bence. Misal, Gezi Parkı’na AVM yapmak gibi. İstanbul’un Taksim’inde, o 40, 50 yıllık çınar ağaçlarını kesip oraya bir AVM yapmak ne kadar gereksiz ve saçma bir şeydi. Ama o zaman bir İmamoğlu yoktu. Şimdi İstanbul Büyükşehir Belediyesi Cumhuriyet Halk Parti’lidir. Aslında Millet İttifakı’nın ve Millet İttifakı’na destek veren bütün toplumsal, siyasal güçler sayesinde kazanmıştır. Dolayısıyla bu açıdan da, İstanbul’un hakkının, hukunun savunulmasında, geleceğinin, doğasının, suyunun, denizinin savunulmasında İmamoğlu’nun burada başat bir rol oynamak zorunda olduğunu düşünüyorum ki zaten bu rolü de oynuyor.

Süremizin sonuna gelmek üzereyiz. 
Tamam. Burada İmamoğlu’nun oynayacağı liderlik, aşırıcılığın, aşırıcı reaksiyonların önüne geçmesi açısından da önemli. Seçmene anlatılması, seçmenin bu konuda bilinçlendirilmesi açısından da çok önemlidir diye düşünüyorum 

Çok teşekkürler
Ben teşekkür ederim. 

Bugünkü programımızın sonuna geldik. Kadri Gürsel, ‘Kanal İstanbul’ projesi ilgili olarak, bunun bir ihanet projesi olduğunu ve özellikle İstanbul seçmenine, bütün aydınlara ve Ekrem İmamoğlu’na önemli görevler düştüğünü söyledi. Haftaya görüşmek üzere.