Hapisteki Cumhuriyetçileri siyasi hesaplarınızdan serbest bırakın

01.Eyl.2019 diken.com.tr

Cumhuriyet gazetesi dava dosyasının ve dolayısıyla haksız ve hukuksuz biçimde hapiste tutulan altı eski Cumhuriyetçinin hikayesi, Türkiye’de yargı işlerliğinin iktidarın siyasi çıkarlarına tabi kılınmasının mükemmele yakın bir örneğini teşkil eder.
Altı Cumhuriyetçi, Musa Kart, Güray Öz, Hakan Kara, Önder Çelik, Mustafa Kemal Güngör ve Emre İper, akıl ve vicdanı olanın kabul edemeyeceği nedenlerden dolayı 25 Nisan 2019’dan beri Kandıra Cezaevi’nde hapiste tutuluyorlar. 
Hikayeleri, 31 Ekim 2016’da Cumhuriyet gazetesini hedef alan büyük operasyonla başladı. Emre İper haricindekiler, gazeteyi çıkaran vakfın yönetim kurulu üyeleriydiler; Cumhuriyet’in editör ve yazarlarıyla birlikte tutuklandılar. Gazetenin muhasebe çalışanı Emre İper, asılsız bir ByLock suçlamasının hedefi olarak Nisan 2018’de hapse konuldu.  
İktidar, Türkiye’de sözde anayasası da olan bir otoriter rejim kurmak ve bu maksatla medyayı tamamen susturmak için 15 Temmuz 2016 başarısız darbe girişiminden beş gün sonra ilan ettiği OHAL’in baskı araçlarını kullanmaya karar vermişti. 
Cumhuriyet’e karşı operasyon, Türkiye’nin OHAL şartları altında götürüleceği 16 Nisan 2017 Anayasa Referandumu’nun ‘selameti’ açısından ana enstrümanlardan biri olarak işlev görmüştür.     
İktidarın siyasi gündemiyle Cumhuriyet’e karşı düzenlenen operasyon arasındaki eşgüdüm en başından itibaren böyle kuruldu ve ‘yargı silahı’ bu menfaat mülahazasına uygun olarak çalıştırıldı. 
Operasyonun eksenini oluşturan mesnetsiz, delilsiz ve haliyle hukuksuz suçlama, ‘üyesi olmamakla birlikte bilerek ve isteyerek terör örgütüne yardım etmek’ idi… 
Cumhuriyet sanıkları tutuklu yargılandılar; 25 Nisan 2018’de, haklarında 2,5 yıl ile 8 yıl 1,5 ay arasında değişen hapis hükümlerinin açıklanmasıyla dava son buldu.
O dönemde davanın son tutuklu sanığı olan, Cumhuriyet Vakfı İcra Kurulu Başkanı Akın Atalay da hükümle birlikte tahliye edildi. 
Karar duruşmasının üzerinden tam bir yıl geçtikten sonra, 25 Nisan 2019’da bu yazının konusu olan altı Cumhuriyetçi yeniden hapse girdi. 
Neden biliyor musunuz?
18 Şubat 2019’da, yerel üst mahkeme işlevini gören İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi (İstinaf) Cumhuriyet davasındaki tüm mahkumiyetleri onamıştı da ondan. Ancak bu karar sadece altı Cumhuriyetçinin hapse gireceği anlamına geliyordu… Bu altı hükümlü davadaki diğer sanıklar gibi ‘terör örgütüne yardım’dan ve fakat beş yılın altında hapis cezalarına mahkum edilmişlerdi. Bu durumda olanlar için istinaf mahkemesinin kararı kesinlik arz ediyor, temyiz yolu kapanıyordu. Yargıtay’a başvurmak, beş yılın üzerinde ceza alanlar için mümkündü. Velhasıl, bu altı hükümlü diğer altı eski Cumhuriyetçi gibi beş yılın üzerinde ceza almış olsalardı şimdi dışarıda olacaklardı.
Adaletsizlikteki şu saçmalığa bakar mısınız?
İnfazın durdurularak bu garabetin düzeltilmesi için, 30 Mayıs’ta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından okunarak ilan edilen ‘Yargı Reformu Strateji Belgesi’ çerçevesinde bazı yasal düzenlemelerin yapılmasına bir ara umut bağlanmıştı. Güya Meclis ‘yargı reformu’nun birinci paketini geçen 18 Temmuz’da tatile girmeden önce geçirecek ve Cumhuriyetçiler de hapisten çıkacaktı.
Hatta Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün, bu düzenlemelerin Meclis’ten geçmesini gerçekten de istediği izlenimini elde ediyorduk.
Bakan Gül, ‘Yargı Reformu Strateji Belgesi’nin ilanından bir gün sonra bir TV kanalında şunları söylemişti:
Diyelim ki, aynı dosyada sanık(lardan) bir kısım istinafta, bir kısım Yargıtay’a gidiyor. Diyelim ki, Yargıtay’da inceleme yapıldı, Yargıtay dosyayı bozdu, yani ‘Suç yok’ dedi… Bu arada istinafta (cezaları) kesinleşen kişiler cezaevine girdiler. İki yıl sürdü Yargıtay. (İki yıl) cezaevinde yattılar. Yargıtay dedi ki, ya burada bir suç yok. O zaman istinafta kesinleşenlerin günahı ne? Onlar içeride yatınca ne oluyor?” 
Ne olduğunu anlatalım:
30 Mayıs’tan sonra araya, iktidarın ağır bir yenilgiyle çıktığı 23 Haziran 2019’da İstanbul seçimi girdi.
Hukukun gereğini yapmayı siyasi çıkar mülahazalarından ayrı düşünemeyen, siyaseti de güce sahip olmak ya da olmamak dışında başka bir zaviyeden tarif edemeyen, otoriter, ceberut kafa yapısı, 23 Haziran yenilgisinden sonra, bu yazının konusu olan adaletsizliği ortadan kaldırmayı ‘taviz vermek’ olarak gördü… Taviz de sadece güçsüzler tarafından verildiği için güç kaybetmiş olarak görünmek istemeyen iktidar, ‘yargı reformu’nu paketleriyle birlikte gündeminden düşürdü.
Birinci ‘reform paketi’ Meclis’e gelmedi. Meclis 18 Temmuz’da tatile girdi; Cumhuriyetçiler içeride kaldı.
Bu sırada yüksek yargı kanadında ilginç bir gelişme vuku bulmuş ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Cumhuriyet davasında verilen hükümlerin bozulmasını istemişti.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın bozma talebinin yer aldığı tebliğname, ilginç bir tesadüf eseri, Yargıtay’ın ilgili ceza dairesine Meclis tatile girmeden iki gün, adli tatilin başlamasından ise dört gün önce gönderildi.
Umutlar, sonbahara kalmaktayken böylece tazelendi; Türkiye’ye ve dünyaya ‘Türkiye’de yüksek yargı vardır’ mesajı verildi.  
Tebliğnamede, Cumhuriyet davasında verilen hükümde esas alınan delillerin, ‘bilgi edinme, yayma, eleştirme ve yorumlama niteliğinde olduğu’ kaydediliyor ve buna göre sanıkların beraat ettirilmesi gerekirken mahkumiyet kararı verilmesi ‘kanuna aykırı’ bulunuyordu.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, bozma kararının hapisteki Cumhuriyetçilere de ‘sirayet ettirilmesini’, velhasıl onlar için de uygulanmasını talep etmişti.
Yargıtay’ın Cumhuriyet davasıyla ilgilenen ceza dairesinin başsavcılığın talebi doğrultusunda karar alması halinde davanın yeniden görülmesi gündeme geleceği için içerideki Cumhuriyetçiler de serbest bırakılacaklardı ama olmadı. Nöbetçi ceza dairesinin bu dosya hakkında karar alması münasip bulunmadı, adli yıl açılışı beklendi.
Şimdi yeni adli yıl 2 Eylül Pazartesi günü başkanlık sarayında düzenlenen ve baroların çoğunluğu tarafından boykot edilen bir törenle başlayacak. 
Tüm gücün tek elde toplanmasının maddileşmiş hali olan bir binada düzenlenen açılış töreni, yargının yürütmeye bağlanarak tarafsızlığını tümden yitirişini sembolize ediyor. Bu şartlarda, hapisteki Cumhuriyetçilerin ve hukuksuzlukla malul bu dosyanın geleceğini, muktedirin menfaat algısından veyahut siyasi takviminden ayrı telakki etmemiz imkansızlaşıyor.
Elimizde, böyle düşünmemize dayanak oluşturan ‘somut deliller’ var üstelik…
Misal, istinaf mahkemesi Cumhuriyet davasında verilen hapis cezalarını 18 Şubat’ta onadı ama karar tam iki ay beklendikten sonra, 18 Nisan’da UYAP’a yüklendi ve bunun sonucunda altı Cumhuriyetçi yeniden hapse girdi. Normalde iki, bilemedin en fazla üç hafta alacak bir süreç iki aya yayıldı çünkü 31 Mart Yerel Seçimleri’nin aradan çıkması istendi. Cumhuriyetçiler yerel seçimlerden önce hapse girecek olsaydı, bu durum CHP seçmeni arasında partisine küskün olanların bu kez iktidarı cezalandırmak için sandığa gitmesine yol açabilirdi. Keza istinaf mahkemesi kararının UYAP’a yüklenmesinin, Ekrem İmamoğlu’nun 17 gün süren birinci belediye başkanlığı için mazbatasını aldığı 17 Nisan tarihinden bir gün sonraya rastlaması da çok manidardı. Bu bir güç gösterisiydi ve mazbatanın İmamoğlu’na geçici de olsa verilmek zorunda kalınmış olmasının etkisini hafifletmeye yönelikti.
Yeni adli yılda iktidarın, yargıyı basit güç hesaplarının silahı olarak kullanmanın kendisine faydadan çok zarar getirdiğini artık görmesini diliyorum.
Olgular arasındaki nedensellik bağını kurabilen bir akıl, ülkedeki endemik ekonomik kriz ile hapisteki altı Cumhuriyetçi ve daha pek çok hukuksuzluk arasındaki ilişkiyi de tespit edebilirdi.