•     26 Şubat 2024

Ey Reisçi! Değişimden değil değişmemekten kork

Ey Reisçi!
Değişimden değil değişmemekten kork

Türkiye bir hafta sonra tarihi bir karar verecek; kaderinin seçimini yapacak.
Cumhuriyet tarihinde önemsiz, sıradan seçim yaşamadık hiç; hepsi önemliydi ama 14 Mayıs 2023 seçimleri, bugüne dek yaptığımız seçimlerin hepsinden çok daha fazla önemlidir.
“Yaptığımız seçimler” derken iki anlamı var bunun: Birincisi sandığa giderek oylarımızla yöneticilerimizin kimler olacağına ve nasıl yönetileceğimize karar vermek, ikincisi de önümüzdeki yollardan birini seçmektir.
14 Mayıs’ta kimler tarafından nasıl yönetileceğimizi ve ülkemizin hangi yoldan nereye gideceğini seçeceğiz.
Çok da seçenek yok aslında karşımızda.
Seçmenin son 21 yıldır üst üste yapa geldiği seçimler, bizi ikilemlerimiz hakkında nüanslı düşünmekten, izafi tutumlar almaktan, tercihlerimize dair düşüncelerimizi “ama”lı, “fakat”lı cümleler kurarak anlatmaktan men ediyor.
Daha basit bir ifadeyle, “armudun sapı, üzümün çöpü”yle uğraşacak halimiz yok.
Bu seçimde önümüzde sadece iki yol var ve bunlar birbirinin tümüyle zıddı, tamamen karşıtı.
Ara yol falan bulunmuyor...
Birinin sahte konfor alanı, ötekinin neredeyse yeryüzü cehennemi.
Nefret ve aşk, savaş ve barış nasıl birbirinin tamamen zıddı hallerse, bu seçimde oylayacağımız ikilemler de öyle.

Biz neyi, kimi seçeceğiz?
Bu seçim otokrasi ve demokrasi arasında.
Ya bu ülke her bakımdan tefessüh etmiş, mevcut kötü ve baskıcı yönetimin elinde yoksullaşmaya devam edecek, kurumsal ve ekonomik kriz sarmalları içinde dibe çekilecek...
Ya da bu sonuçların sebebi olan iktidarı gönderip kendi demokrasisini kurma yoluna girecek ve bataktan böylece çıkacak.
Bu seçimde bir otokratı ya da bir demokratı seçeceğiz.
Ya bu astığı asık kestiği kestik otokrat ülkeyi keyfine göre, hak, hukuk, kural tanımadan yönetecek ve vergilerimizi de hesabını vermeden, işine geldiği gibi kullanıp, har vurup harman savuracak...
Ya da bir demokratı seçeceğiz ve ülke en geniş uzlaşma zemininde demokratikleşme yoluna girecek, kurumlar çalışmaya başlayacak, hukukun üstünlüğü ve hesap verebilirlik tesis edilecek, yaralar sarılacak ve günün sonunda ekonomik krizden çıkacağız.

Değişmek ya da değişmemek
Siyasal İslam’ın geçmişi 200 yıldan da eskiye uzanan Osmanlı modernleşmesi ve müteakip Cumhuriyet devrimleriyle tarihsel hesaplaşma iddiası çöktü, Türkiye karşı devrimci tasallutu aşmak üzere. Bu yoldaki en büyük adımın atılmasına sadece günler kaldı.
Siyasal İslam kalkınma ve gelişme hattında ilerlememize engel oldu, ülkeyi barıştan ve huzurdan uzaklaştırdı, kurumlarımızı mahvetti.
Siyasal İslam bir taraftan akademik ve sanatsal özgürlükleri baskılarken, diğer taraftan kendisi, kültür ve sanat alanında herhangi bir varlık koyamadı ortaya; ülkeyi çölleştirdi.
Siyasal İslam demokrasiyle sürdürülebilir bir uyum geliştirmeyi zaten hiçbir zaman istemedi.
Siyasal İslamcı paradigmanın çöküşüne paralel olarak Türkiye yeni bir değişim zamanına doğru ilerliyor.
Değişim somut ve elle tutulur bir fenomendir artık.
Toplumun çoğunluğu bu siyasal İslamcı iktidardan bıkmış usanmıştır ve değişimi şiddetle arzulamakta, desteklemektedir.
Türkiye, Cumhuriyet’in ilanından bu yana son yüz yılının en görkemli, en önemli ve tarihsel sıçramasının “olay ufku”ndadır.

Demokratik devrim
Eksik kalan tamamlanmak üzere: Toplum ve siyaset sınıfı ittifak ederek Türkiye’nin milli demokratik devrimini demokratik yollardan gerçekleştiriyorlar.
Dolayısıyla...
Bu seçim süreci demokratik değişim arzusu ve değişim korkusu arasındaki bir mücadeleye de sahne oluyor.
Değişimi şiddetle, coşkuyla arzulayanlar, bu rejimin zulmü altında yaşadığını hisseden çok geniş bir toplum kesimi. En başta da enflasyon baskısı altında fakirleşen emekçiler, eğitimli orta sınıflar; dışlanan, ayrımcılığa uğrayan herkes, mağduriyet duygusu içindeki Aleviler, Kürtler... Gelecek hayalleri karartılan gençler, cinsiyetçi tehdit algılayan kadınlar.
Değişimden korkanlar ise iktidar sahipleri ve kendilerini bu iktidarla özdeşleştiren “Reisçiler”.
“Reis”in şahsında kendilerini iktidarda görerek efsunlanmış bir kitlenin yaşaya geldiği ebedi iktidar hazzının sona ermekte olduğu artarak algılanıyor, evet; ama değişim korkusunun temelinde yatan bu algı değil...
Ya da iktidarın zulmü yüzünden içinde hınç ve öfke biriktirmiş bir seküler toplumun siyasal değişimin ardından kendilerinden intikam almaya kalkışacağı gibi saçma ve yersiz olan bir endişe de yok değişim korkusunun temelinde.
Korkuyu gerçekte tetikleyen, iktidar ailelerinin ve rejim oligarklarının yanında bu Reisçi kitlenin de halkalarına bir biçimde dahil edildiği saadet zincirinin değişim neticesinde dağılacağının idrak edilmesi...
İktidar, tarihimizde görülmemiş bir ayrımcılık ve adaletsizlikle, kamuya her türlü personel ve memur alımından devletin iş ihalelerine kadar, bütçenin nasıl harcanacağını ve kimlere aktarılacağını ilgilendiren çok geniş bir alanı AKP’li ya da müttefiki olmayanlara sistemli biçimde kapattı. Bu durum, devlet kurumları ve kaynaklarının kamunun menfaati için değil de bir zümrenin refah ve zenginliği için kullanılmasına yol açtı. Karşı karşıya olduğumuz gerçek, anayasanın eşit vatandaşlık ilkesini çiğneyerek kendisinden olmayanı dışarı atan ya da dışarıda bırakan bir kurumsal yozlaşmadır; bu endüstriyel düzeyde bir yolsuzluk örgütlenmesidir.
Türkiye’nin kalkınması için kaynaklarını rasyonel biçimde kullanabilmesinin, bir demokrasi ve bir hukuk devleti olabilmesinin ön koşullarından biri, bu örgütlenmenin dağıtılmasıdır.

Reisçiler artık yüzleşmelidir
Erdoğan hayranları, Reisçiler, kendileri hariç herkesi dışlayan yoz kurumlaşmanın Türkiye’deki krizin esas nedenlerinden biri olduğunu artık görmelidirler.
Saadet zinciri mensupları, Türkiye’ye yapılan kötülüğün yanı sıra kendilerine ve ailelerine de gerçekte kötülük eden bir sistemin ortağı durumuna sokulduklarını idrak etmelidirler. Dahil oldukları sistem, Reisçileri siyaseten koruduğu ve liyakatsizliklerini muhafaza ettiği için rekabeti ve gelişmeyi dışlıyor.
Bu bir anomalidir ve nihayetsiz sürüp gitmeyecektir. Dengesizlik yakın zamanda son bulduğunda, Reisçiler hayatın gerçekleriyle yüzleşecekler ve liyakatsizliklerinin bedelini, düştükleri serbest emek piyasasında kendilerini rakipleriyle rekabet edemez halde bularak maalesef ödeyeceklerdir.
Zaman geçtikçe ödeyecekleri bedelin ağırlığı da artacak.
Bu bakımdan değişim ne kadar çabuk gelirse Reisçiler için o nispette hayırlı olacaktır.
Saadet zincirinin konforunda yaşayan Reisçiler siyasal değişimden korkmasınlar, tam tersine değişimi durdurmak için yapılanlardan korksunlar.
Artık geleceklerini saadet zincirinin devamında görmenin zamanı geçti. Zincire daha sıkı bağlanmanın bir anlamı yok.
Reisçilerin değişimden algıladıkları tehdit arttıkça eski eylem biçimlerine ve artık geçmişe ait olan bu rejime histerik bir destek sağlamalarının, yakın geçmişe özlem duymalarının kendilerine bir faydası olmayacak.
Siyasal değişimin bir değişim korkusu neticesinde ertelenmesinin yegane sonucu, kriz, daha fazla kriz ve artan istikrarsızlık olacak.