Erdoğan’a göre ‘adalet’

04.Eyl.2019 diken.com.tr

AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, 2 Eylül’de başkanlık sarayında düzenlenen ‘2019-2020 Adli Yıl Açılış Töreni’nde yaptığı konuşmanın içindeki birkaç cümlenin, savunduğu rejimi tarif etmesi bakımından önemi büyüktü. 
Demokrasinin vazgeçilmez prensibi olan ‘kuvvetler ayrılığı’ndan hazzetmediğini bildiğimiz Erdoğan, bundan uzak durmak hususundaki iradesini şu kibar ifadeyle dile getirdi:
“Yasamanın, yürütme ve yargının kendi içlerinde bağımsız bir şekilde çalışması, hepsinin de Anayasa’da cumhurbaşkanına verilen devletin başı misyonu etrafında birlikte hareket etmelerine mani değildir.”
Yasama ve yargının yürütme üzerindeki fren ve denge görevini kasten göz ardı ederseniz böyle bir cümle kurmanız tabii ki mümkün olabilir. Zaten Erdoğan’ın amacı da fren ve denge mekanizmasını tamamen ortadan kaldırıp, kendisinin muktedir olarak gücünü kontrolsüz biçimde kullanmasını temin etmekti. Ekonomik kriz başta olmak üzere bugün Türkiye’nin rejimle alakalı olarak yaşadığı tüm sorunların kökeninde her türlü kurumsal fren ve denge fonksiyonunun ilga edilmesi vardır. 
Bir hukuk devletinde olması gerektiği gibi ‘bağımsız yargı’ değil de, ‘kendi içinde bağımsız yargı’ diye garip ve müphem bir kavram üretmesinin nedeni, cümlesinin devamında anlaşılıyor: Yargı, ‘devletin başı’na bağlı olmalıdır. ‘Devletin başı’ da AKP Genel Başkanı’dır.
Erdoğan’ın lafzını süslerinden arındırın, çıplak gerçek daha net görünür; yargı AKP Genel Başkanı’nın ‘etrafında’, ona bağlı olarak ‘hareket etmektedir’.
13 üyeli Hakim ve Savcılar Kurulu’nun altı üyesi zaten doğrudan yürütme tarafından tayin ediliyor, geri kalan yedi üyeyi de Meclis seçiyor. Lakin Meclis’teki iktidar partisi sıralarında oturacakların listesinin, aynı zamanda Cumhurbaşkanı olan AKP Genel Başkanı tarafından belirlendiği mevcut düzende, yargının yürütmeden bağımsız hareket etmesinin imkanı bulunmuyor.
Yukarıda alıntıladığım ve değerlendirdiğim cümlesi bağlamında AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı, Türkiye’de yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığından ve dolayısıyla adil yargılanma hakkını güvence altına alan bir düzenin varlığından neden bahsedilemeyeceğini bizzat ifade etmiş oluyor.
Oysa Erdoğan yedi yıl önce henüz başbakan iken kuvvetler ayrılığını halka şikayet etmekteydi.
Bugün verimsizliği ve bütçe üzerinde yarattığı fuzuli borç yükü ile tartışılan ‘şehir hastaneleri’nin ‘kuvvetler ayrılığı’ yüzünden engellendiğini ileri süren Erdoğan 17 Aralık 2012’de şöyle konuşmuştu:  
“İşte bürokratik oligarşi ve yargı… Bunlara takılıp kalıyoruz. Dışarıdan bakanlar da ‘326 milletvekiliniz var yine bahane’diyor. Ama kuvvetler ayrılığı denilen olay var ya o geliyor sizin önünüze bir engel olarak dikiliyor. Diyor ki ‘Senin de bir oynama sahan var’ diyor.”
Yedi yıl sonra Erdoğan ‘kuvvetler ayrılığı’nı ortadan kaldırdığı için artık durumdan şikayetçi değildir ama bu kez görüntüyü kurtarmak için başkanlık sarayında toplanan yüksek yargı mensupları önünde, kuvvetler ayrılığı varmış gibi konuşmaktadır.
Kuvvetler ayrılığı ortadan kaldırıldığı ve iktidarını frenleyen, dengeleyen herhangi bir kuvvet kalmadığı için Erdoğan artık yargıyı kontrol edebiliyor. İşte tam da bu nedenle Erdoğan’ın ‘adalet’ ve ‘hukuk’tan neyi anladığı çok önemli hale geliyor. 
Bu bağlamda, AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 2019-2020 Adli Yıl Açılış Töreni’nde sarf ettiği iki kritik cümleyi aktarıyorum:
“Sıkça ifade edildiği gibi kanun başkadır, hukuk başkadır, adalet başkadır. Biz kendimiz ve tüm insanlık için daima adaletin peşinde koşmalıyız.”
“Ne var bunda?” diyebilirsiniz… Adaletin peşinde koşmanın neresi kötü?
İlk bakışta masumane bir cümleymiş gibi görünebilir ama öyle değil çünkü öncesinde “Hukuk başka, adalet başka” diyerek hukukla adaleti birbirinden ayırdığınızda sorular akla geliyor.
Yoksa Erdoğan’ın adalet anlayışı objektif ve evrensel hukuk kriterine göre şekillenmiyor mu?
‘Erdoğan’ın adaleti’, kaynağını hangi iradeden alıyor? Bir ‘Tanrısal irade’den mi, yoksa ‘akıl ve bilim’den mi? Hangisi?
Neticede adalet denen kavramı pozitif hukuk kriterinden ayırarak tanımlamak günümüzde fevkalade zor ve hatta imkansız.
‘Hukuksuz adalet’in adil olabilmesi mümkün mü? 
Erdoğan’ın adalet anlayışı hakkındaki bir tartışmayı, hukuk teorisi üzerinde çalışan akademisyenler bihakkın yapabilirler.
Ben bu yazının bağlamında, Türkiye’de hukukun üstünlüğü kavramının, ülkenin barışı ve istikrarı açısından fevkalade tehlikeli bulduğum bir zihniyete kurban edildiğini belirtmekle yetineceğim.     
Objektif ve evrensel hukuk ile ‘adalet’i birbirinden ayrı telakki edenler iktidarda iseler ve bunlar, siyasallaşmış itikatları ya da öznellikleri ile tarif edilen, kendine özgü bir adalet anlayışını ülkeye dayatıyorlarsa, üstelik bir de iktidarları her türlü fren ve kontrol mekanizmasından azadeyse, ülkenin maruz kalacağı felaketi tahayyül edemiyorum.  
Siyasallaşmış, öznelleşmiş, kaynağı müphem bir adalet anlayışının sahipleri yargıyı kontrol ediyor durumda iseler, fırsatını bulurlarsa objektif (pozitif) ve evrensel hukuka riayet edermiş gibi yapmaktan da nihayet vazgeçerler mi?
Türkiye’de böyle bir ihtimal var mıdır?
İhtimalin gerçekleşmesi, sahip oldukları gücün yeterliliğiyle ilişkilidir. Gücün seyrini izlemek lazımdır. 
Hukuk karşısında kendisini özgür hisseden, öznel bir adalet anlayışının muktedir sahipleri, hukuku askıya almak ve kurumlarıyla birlikte yok etmek için güce başvurmaktan çekinmezler. Kendi adaletlerini hakim kılmak için ihtiyaç duydukları meşruiyet kaynakları, ideolojilerinde zaten mevcuttur.
Bütün bu yazdıklarım bazılarına distopik bir tasavvur imiş gibi gelebilir. Öyle olduğunu sananlara, Ankara’nın şimdi batmış bulunan ve Türkiye’yi de yavaş yavaş batırmakta olan eski Suriye politikasını örnek olarak gösteririm ve ayaklar suya erer. 
Ankara, Suriye’den kendisine yönelik bir saldırı vuku bulmadığı halde, uluslararası hukuku askıya alıp Şam’daki rejimi güç kullanarak değiştirmeye kalkmadı mı?
Bu felaketin tarihsel mesuliyetini omuzlarında taşıyanlar, hala kendi kendilerine, “Ama haklıydık, adaletin gereğini yerine getirdik” diyebildikleri için eylemlerini insanların gözlerinin içine bakarak savunabiliyorlar. 
Türkiye’nin en büyük sorunu, iktidarın kendine münhasır adalet anlayışı doğrultusundaki kontrolsüz eylemiyle yol açtığı büyük hukuk açığıdır ve bu, içeride de dışarıda da ülke için bir faciaya dönüşmüştür.