Erdoğan neden nükleer silah istiyor?

10.Eyl.2019 al-monitor.com
Read in English

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 4 Eylül’de İç Anadolu kenti Sivas’ta yaptığı bir konuşmada söylediklerinin içeriği, ülkesinin Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nın (NPT) tarafı olmasından doğan yükümlülükleriyle çatışır nitelikteydi. Erdoğan “Orta Anadolu Ekonomi Forumu” adlı toplantıda Türk savunma sanayiinin ulaştığı seviyeden övgüyle bahsederken sözü “nükleer başlıklı füzeler”e getirdi ve şöyle konuştu: “Şimdi her şey iyi güzel de birilerinin elinde nükleer başlıklı füze var, bir tane iki tane değil... Ama benim elimde nükleer başlıklı füze olmasın; ben bunu kabul etmiyorum.”
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Benim elimde nükleer başlıklı füze neden olmasın” derken birinci tekil şahısta “ben” diyerek kastettiği elbette ki kendisi değil Türkiye’ydi; bu ifadeleriyle ülkesinin üyesi olduğu NATO’nun nükleer şemsiyesine güvenmediğini açığa vurdu. Bu bağlamda Erdoğan, Amerikan B61 taktik nükleer silahlarının ittifakın nükleer programı çerçevesinde Türkiye’deki İncirlik üssünde konuşlu bulunmasına herhangi bir caydırıcılık atfetmediğini de zımnen belirtmiş oldu.
Erdoğan konuşmasının devamında, “dünyadaki gelişmiş ülkelerin hepsinde nükleer başlıklı füzelerin olduğunu” öne sürerek bir anekdot paylaştı: “Hatta isim vermeyeceğim, bir tanesi şu anda cumhurbaşkanı değil, ziyarete gittiğimde bana, ‘Bize böyle böyle diyorlar, benim elimde şu anda 7 bin 500 kadar nükleer başlıklı var ama Rusya’nın, Amerika’nın elinde 12 bin 500, 15 bin nükleer başlıklı füze var, ben de yapacağım’ dedi.”
Ve ardından nükleer silahlanma yarışına soğuk bakmadığını şu cümleyle belli etti: “Hâle bakın, onlar nerede, neyin yarışını yapıyor, bize de ‘Sakın ha sen yapma’ diyorlar.” Erdoğan, Türkiye’nin nükleer başlıklı füzeler edinmesinin meşruiyetini, İsrail’in nükleer silahlarını gerekçe göstererek savundu: “Ve yanı başımızda İsrail... (Nükleer silahları) Var mı? Var... Ve bütün her şeyiyle, onunla korkutuyor.”
Ardından konuşmasının nükleer silahlara ayırdığı bölümünü, Türkiye’nin bu kapasiteye sahip olmak için faaliyette bulunduğu anlamına gelen şu sözlerle bitirdi: “Değerli kardeşlerim, biz şu anda çalışmamızı yürütüyoruz...”
Özellikle bu son cümle fevkalade kritikti. Türkiye “nükleer başlıklı füzelere” sahip olmak için bir çalışma yürütüyorsa bu etkinliğin, vasfını ve hangi aşamada olduğunu açık kaynaklardan öğrenmek elbette ki mümkün değil.
Diğer taraftan, Türk Dışişleri Bakanlığı’nın resmi web sitesinin “Silahların Kontrolü ve Silahsızlanma” başlıklı sayfasında, “Türkiye’nin bu alandaki uluslararası çabalara aktif olarak katıldığı, ilgili uluslararası anlaşmaların tarafı ve bunların bütünüyle uygulanmasının takipçisi olduğu” yazıyor.
Resmi sitenin aynı sayfasında Türkiye’nin hangi uluslararası antlaşmaların tarafı olduğu da birer birer aktarılmış. Türkiye’nin nükleer silahlar ve balistik füzelerin yayılmasına karşı vücuda getirilmiş uluslararası kontrol rejimlerinin tarafı olduğunu gösteren aşağıdaki malumatın, “elinde nükleer başlıklı füze olmamasını kabul edemediğini” söyleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bağlı bir devlet kurumunun resmi sitesinde yer alması, izahı güç bir paradoks oluşturuyor: 
Türkiye, 1979’dan beri Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nın (NPT), 2000’den bu yana da Nükleer Denemelerin Kapsamlı Yasaklanması Antlaşması’nın (CTBT) tarafı. 
Türkiye, hem sivil amaçlı olan hem de nükleer silah üretmeye yarayan “çift kullanımlı” malzeme ve teknolojinin ihracat denetimlerine ilişkin Wassenaar Düzenlemesi’nin kurucu üyeleri arasında.
Türkiye 1997’de kimyasal, biyolojik ve nükleer başlıklı balistik füzelerin yayılmasını önlemeyi amaçlayan Füze Teknolojisi Kontrol Rejimi’ne (MTCR) katılmış bulunuyor. 
Nihayet Türkiye, 2002’de Lahey’de kabul edilen Balistik Füze Yayılmasına Karşı Davranış İlkeleri Rehberi’nin de (HCOC) tarafı.
Bütün bu veriler akla ister istemez şu soruyu getiriyor: Erdoğan’ın yönetimindeki Türkiye Cumhuriyeti acaba sonunda nükleer silah sahibi olmaya mı karar verdi? Bu mesnetsiz bir soru değil. Türk devletini yönetenlerin nükleer silahlanma seçeneğini hiç tartışmadıklarını varsaymak da olanaksız. Çarpıcı olan, nükleer silahlanma yönündeki bir eğilimin tarihte ilk kez en üst seviyede, hem de en açık ve en doğrudan biçimde beyan edilmesi.
Geçmişe bakınca, Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından bu konuda bir Türk yetkilisinin sadece bir kez konuştuğunu, bu kişinin de bir asker olduğunu görüyoruz. Bu asker, eski Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök idi. Türkiye’nin nükleer seçeneğine, o da üstü kapalı olarak atıfta bulunmak için görevini 28 Ağustos 2006’da halefi Orgeneral Yaşar Büyükanıt’a devredeceği günü beklemiş ve bu tören sırasında önce Türkiye’nin kitle imha silahlarının yayılmasından duyduğu endişeyi dile getirmişti: “Kuzey Kore’den başlayıp Orta Doğu’ya uzanan eksen üzerindeki kitle imha silahlarına sahip veya sahip olduğu yönünde şüpheler oluşturan ülkelerin varlığı, günümüzde ülkemizin güvenliği için ciddi ve yön verici bir tehdit oluşturmaktadır.”
Orgeneral Özkök bunları söyledikten sonra Türkiye’nin nükleer seçeneğini dikkatle seçtiği şu sözcüklerle ima etti: “Bu sorun (kitle imha silahlarının yayılması), uluslararası camianın yoğun diplomatik çabalarına rağmen çözülemezse, ülke olarak yakın gelecekte önemli karar noktalarıyla karşılaşmamızın kuvvetle muhtemel olduğunu düşünüyorum. Aksi takdirde bölgedeki stratejik üstünlüğümüzü kaybetmek durumuyla karşılaşırız.”
Eski Genelkurmay Başkanı Özkök’ün konuşmasında ifade ettiği “tehdit algısı”, 2005’te İran’da Cumhurbaşkanı seçilen, radikal Batı ve İsrail karşıtı Mahmud Ahmedinejad’ın önceki “reformist” yönetim tarafından askıya alınan İran nükleer programını yeniden faal duruma geçirmesinden kaynaklanıyor olabilirdi. Yoksa, İsrail’in nükleer silahlara sahip olduğu çok önceden beri biliniyordu ve o dönemde Türkiye-İsrail ilişkileri henüz krizde değildi.
Türkiye’nin nükleer seçeneği hakkında 13 yıl önce konuşan eski Genelkurmay Başkanı Özkök ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 4 Eylül’de söyledikleri arasındaki fark net: Özkök’ün ifadeleri ima yüklü iken, nükleer başlıklı füzeler bağlamında Erdoğan’ın ağzından çıkan “Biz şu anda çalışmalarımızı yürütüyoruz” şeklindeki cümlenin anlamı, yoruma yer bırakmayacak kadar açıktı ve bir “meydan okuma” niteliğindeydi.
Oysa Erdoğan 10 yıl önce, 25 Kasım 2009’da, Katar’ın El Cezire televizyonuna verdiği söyleşide “bölgede hiçbir nükleer silah istemediklerini” söylemişti. O tarihte “filotilla hadisesi” henüz yaşanmamıştı ama Türkiye-İsrail ilişkileri krizdeydi ve İsrail’in nükleer silahlara sahip olduğunu Erdoğan da biliyordu. Hatta El Cezire’ye İsrail’i ima ederek, “bir başkasında varken İran’a yüklenilmesinin haksızlık ve adaletsizlik olduğunu” belirtmişti. Erdoğan o tarihte, İsrail’in nükleer silahlarını Türkiye’nin de aynı silahlara sahip olmasının bir gerekçesi olarak göstermemişti.
Ne değişti de, 10 yıl önce bölgede nükleer silahların varlığına karşı olduğunu ilan etmiş bir Erdoğan, 10 yıl sonra “Benim elimde nükleer başlıklı füze neden olmasın?” diyebildi?
Mevcudiyeti 10 yıl önce de bilinen İsrail’in nükleer silahları, Türkiye’nin nükleer seçeneği için o zaman bir haklılık dayanağı teşkil etmezken, 10 yıl sonra Erdoğan neden “İsrail’de de var” dedi?
Hem sonra, Hindistan ve Pakistan’ın birer nükleer güce dönüşmesinde yaşanılan tecrübelerden de biliyoruz; bu ülkelerin liderleri, nükleer silahlara ve bunları hedeflerine ulaştırmak için balistik füzelere sahip olma eğilimlerini, henüz yolun başındayken Erdoğan’ın yaptığı gibi dünyaya en açık şekilde ilan etmediler. Peş peşe ilk nükleer denemelerini yaptıkları 1998’e kadar bu yöndeki çalışmalarının “devlet sırrı” olarak kalmasını yeğlediler.
Erdoğan neden tersini yaptı? Türkiye henüz “nükleer silah geliştirme eşiğindeki ülke” dahi değilken, Erdoğan bu doğrultuda temayül ilanında bulunmakla neyi amaçlıyordu?
Bu sorunun cevabı Türkiye’nin şu an içinde bulunduğu jeopolitik darboğazda aranabilir. Erdoğan’ın, 15 Temmuz 2016 başarısız darbe girişimin ardında pasif ya da aktif desteğini gördüğü ABD’den algıladığı yaşamsal tehdit nedeniyle Rusya’dan S-400 hava savunma sistemleri tedarik etmesi Türkiye’nin güvenlik sorunlarını hafifletmedi, bilakis daha da karmaşıklaştırdı.
S-400 alımı nedeniyle Türkiye, parasını ödediği F-35’leri ABD’den alamıyor, F-35 projesinden dışlandı ve ABD’nin müteakip yaptırımlarının tehdidi altında. Dahası, İsrail ve Yunanistan, ABD’nin de desteğiyle Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi dışlayan enerji koridorları inşa ediyorlar ve bu durum bölgede çatışma risklerini artırıyor. Ayrıca, F-35’leri alamayacak oluşu, Türkiye’nin en büyük caydırıcılık unsuru olan Türk Hava Kuvvetleri’nin zaman içinde zayıflayacağı anlamına geliyor ve bu açığın Rusya’dan alınacak uçaklarla kapatılması şimdilik mümkün görünmüyor. Suriye’de ise Türkiye, Rusya ile ABD arasında kelimenin tam anlamıyla sıkışmış durumda.
Bütün bu açmazlar karşısında Erdoğan, henüz elinde olmayan bir “nükleer kart”ı göstererek, kendisini tehdit ettiğine inandığı odakları, üzerindeki baskının azaltılmaması hâlinde daha çok istikrarsızlık ve düzensizliğe neden olacak adımlar atmakla uyarıyor. Erdoğan, “Benim nükleer başlıklı füzelerim neden olmasın?” diyerek, kendisini tehdit eden güçler karşısında geri adım atmak yerine, ileriye doğru el artırarak koşacağı mesajını veriyor.
Erdoğan’ın mesajının muhatapları tarafından ciddiye alınması hâlinde oluşacak tepkinin, Türkiye’nin içinde bulunduğu jeopolitik darboğazdan çıkmasına yardımcı olacağını ileri sürmek mümkün değil. Bilakis, mesajın yerine ulaşmasının, gelecekteki bir “nükleer Türkiye”den tehdit algılaması muhtemel tüm ülke ve ittifakların bugünkü Türkiye’yi bundan böyle daha yakından ve şüpheyle izlemesine neden olacağı muhakkak. Türkiye’nin üzerindeki açık ya da örtülü baskıların, yalnızlaştırma ve yaptırım tehditlerinin yaratılan bu güvensizlik çerçevesinde artmasının, ülkede ve bölgede daha fazla istikrarsızlık ve düzensizliğe neden olacağı ise aşikâr.