•     15 Ağustos 2020

Erdoğan hükümetinin şeffafsızlık politikası Türkiye’nin COVID-19 salgınıyla mücadelesini zorlaştırıyor

Erdoğan hükümetinin, korona virüsünün yol açtığı COVID-19 salgınının siyasi ve ekonomik sonuçlarını en aza indirmek için uyguladığı şeffafsızlık politikası, halkın karşı karşıya olduğu tehdidin gerçek boyutlarını kavramasını engelliyor.

Erdoğan hükümeti Türkiye’deki COVID-19 salgınına karşı tedbirlerini tedrici biçimde sertleştirirken, ilk vakayı resmen açıkladığı 11 Mart’tan bu yana izlediği “iletişimde şeffafsızlık” politikasını sürdürmekte de kararlı görünüyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, 27 Mart’ta İstanbul’da yaptığı basın açıklamasında hükümetinin o güne kadar aldığı en sert tedbirleri ilan etti. Bunlar arasında kayda değer olanlar, uçak ve otobüs gibi toplu taşıma araçlarıyla yapılacak olan şehirlerarası seyahatlerin valiliklerin iznine bağlanması, yurt dışına tüm uçuşların iptal edilmesi ve piknik alanlarının hafta sonları kapatılması idi.
Erdoğan konuşmasında, “Asıl önemli olan yere geliyorum” dedikten sonra şunları söyledi: “Bu tedbirlerin başta İstanbul, Ankara, İzmir, Kocaeli gibi büyükşehirlerimiz olmak üzere 30 büyük şehrimizin tamamında titizlikle uygulanması kararı uygulamaya geçmiştir. 30'un dışındakileri şimdilik saymıyorum. Sadece 30 büyük şehri sayıyorum.” Erdoğan’ın “büyük şehir” derken kastettiği, belediyeleri “büyükşehir” statüsünde olan 30 ildi.
Erdoğan’ın bu iller arasında İstanbul, Ankara, İzmir ve Kocaeli’nin isimlerini özellikle zikretmesinin nedeni, salgının bu dört ilde diğerlerine kıyasla çok daha büyük boyutlara varmış olması mıydı? Bu soruya kesin bir “Evet” cevabı verebilmemize dayanak sağlayacak herhangi bir resmi veri mevcut değil. Soruya ancak, bazı duyum ve bulguların bir araya getirilmesinin neticesinde, biraz da tahmin ve sezgi yoluyla bir cevap bulabiliriz ve bu şöyle bir şey olabilir: Evet, salgın büyük ihtimale İstanbul, Ankara, İzmir ve Kocaeli’nde büyük boyutlara tırmanmıştır...
Akıl yürütme dışında bir seçeneğimiz yoktu çünkü Erdoğan hükümeti “şeffafsızlık” politikası izlemekte ve bu bağlamda vakaların il ve bölgelere göre dağılımını adeta bir “devlet sırrı” gibi gizli tutmaktaydı.
Bir şeffafsızlık politikasının yürürlükte olduğu, ilk kez 18 Mart’ta sosyal medyaya yüklenen bir video sayesinde gözler önüne serildi.
O tarihte resmi açıklamalara göre Türkiye’de korona virüsünün yol açtığı COVID-19 hastalığından ölenlerin sayısı iki, vaka sayısı da 191’di. Ülkedeki ilk COVID-19 vakasının varlığının resmen açıklanmasının üzerinden bir hafta geçmişti. 
Aynı gün, sosyal medyaya yüklenen bir video kısa sürede viral oldu. Ankara Üniversitesi İbni Sina Hastanesi’nde COVID-19 salgını konulu bir toplantı sırasında gizlice kaydedildiği anlaşılan videoda, adının Güle Çınar olduğu sonradan öğrenilen bir görevli doktorun hastane personeline şunları söylediği görülüyordu: “Görünüşe göre kötü başladık, nasıl gideceğini bilmiyoruz. İtalya olmamayı umuyoruz. (...) Binleri bulmaya başladı vakalar. Söylendiği gibi 100’lerde değiliz artık.” 
Uzman Doktor Çınar, vaka sayısının resmen “191” olarak bildirildiği gün bu sayının gerçekte “binleri bulduğunu” söylemiş olmakla kalmıyor, bu vakaların görüldüğü bazı illerin isimlerini de hastane personeliyle paylaşıyordu: “Ve İstanbul çok fena, Ankara da fena başladı. Doğu’da da var, Van’da da var, Kayseri’de var.”
Doktor Çınar’ın sadece personelle paylaşmak istediği hâlde, kaydı yapıp sosyal medyaya yükleyen bir meslektaşı aracılığıyla alenileşen bu “durum bilgisi”, tartışmalı vaka sayılarının ötesinde, bunların daha çok hangi illerde görüldüğünü de içermekteydi.
Doktor Çınar’ın söyledikleri, sakıncalı bulunmuş olmalıydı ki Ankara Üniversitesi hemen ertesi gün resmi Twitter hesabından, doktorun imzasını taşıyan bir “özür açıklaması”nı paylaştı. Bu metinde COVID-19’un yaygınlık durumundan, “yaklaşan bir enfeksiyon salgını” olarak söz ediliyordu. Böylece 18 Mart tarihinde Türkiye’deki COVID-19 vakalarının henüz bir salgın halini almadığı iddia edilmekteydi. Doktor Çınar, “siyasi ve infial yaratma amaçlı bir söyleminin olamayacağını” belirtiyor ve “toplumsal olumsuz bir algıya neden olduğu için” herkesten özür diliyordu.
“İnfial yaratma amaçlı söylem”, bu özür açıklamasındaki kilit kavram. “İnfiale neden olarak halkı korku ve paniğe sevk edebilecek durumlar”, Türkiye’de devleti yönetenler tarafından meşru zeminde savunulması zor tedbirler almak için gerekçe ya da mazeret olarak kullanılabiliyor. Bu hükümet etme refleksi COVID-19 salgını bahsinde de ilk andan itibaren harekete geçmiş bulunuyor.
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın 24 Mart’ta Ankara’da medyaya yaptığı açıklamada kullandığı ifadeler, bu refleksin nasıl tezahür ettiğine dair yeterli ipucunu veriyordu. Koca, “paniğe yol açarak hastalığın yayılmasına neden olacak strateji ve uygulamalardan uzak durduklarını ve risk alanını daralttıklarını” söylemişti.
Bakan Koca, uzak durulan strateji ve uygulamaların neler olduğunu anlatmadı, kendisine bu konuda soru yönelten de çıkmadı. Bu durum, Erdoğan hükümetinin COVID-19 krizini yönetmeye çalışırken hangi “strateji ve uygulamalar”dan uzak durduğunu tespit etmek için bize gözlem yapmak dışında bir yol bırakmıyor.
O zaman da malum, hükümetin COVID-19 vakalarının ve bunlara bağlı ölümlerin Türkiye’nin hangi bölge ve illerinde artış gösterdiği hususunda bilgi vermekten uzak durduğunu gözlemliyoruz. Tespit edilen vakaların sosyal çevrelerinde herhangi bir önlem alınıp alınmadığı konusunda bilgi vermek de hükümetin uzak durduğu uygulamalar arasında.
COVID-19 salgınının hangi kent ve bölgelerde yoğun olarak görüldüğünün halktan gizlenmesi, buraları tamamen kapatma ve bütünüyle karantinaya alma sorumluluğundan hükümeti bir dereceye kadar kurtarıyor. Tam kapatma ve karantinaya alma uygulamasından kaçınmak, salgının ekonomi üzerindeki olumsuz etkilerinin kısa vadede artmasını önlüyor olabilir. Diğer taraftan bu kaçınma ve erteleme hali, salgının toplum sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerini ise artırıyor.
Şeffafsızlığın COVID-19 salgınını yaymakta nasıl bir rol oynayabileceğine, 21-22 Mart hafta sonunda İstanbul’da yaşanan durumu örnek olarak gösterebiliriz: Karşı karşıya oldukları tehdidin gerçekteki ciddi boyutlarından habersiz bırakıldıkları için sanki normal bir zamanda yaşıyormuş gibi, havanın da güzel olmasından istifade Boğaz kıyılarına ve mesire yerlerine akın eden, “sosyal mesafe” kuralına neredeyse hiç riayet etmeyip muhtemelen birbirlerine korona virüsü bulaştıran İstanbullular... Bu on binlerce kişi İstanbul’un salgının en yoğun olarak yaşandığı şehirler arasında olduğu yönünde uyarılmış olsalardı bu denli tedbirsiz davranıp kendileri ve ailelerinin yaşamını tehlikeye atmayacaklardı.
Erdoğan hükümetinin izlediği şeffafsızlık politikası karşısında Türkiye’nin en büyük şanssızlıklarından biri de özgür bir basına sahip olmaması. Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütünün her yıl yayınladığı “Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi”ne göre Türkiye 180 ülke arasında 157’nci sırada, “basını özgür olmayan ülkeler” kategorisinde yer alıyor. Sorgulayan, araştıran, haber veren ve eleştiren bir ana akım medya olmayınca iktidarın şeffafsızlık politikasının “başarıyla” uygulanması karşısında büyük bir engel kalmıyor.
Şeffafsızlık politikası, “COVID-19 salgını hakkındaki bilgilerin halktan mümkün olduğunca gizlenmesi ve paylaşılan bilgi başlıklarının da bu nispette dar tutulması” olarak tarif edilebilir. Lakin, bu politika bile kendi içinde tutarlı biçimde yürütülemiyor.
Misal, Cumhurbaşkanı Erdoğan 25 Mart’ta yaptığı “Ulusa Sesleniş” konuşmasında hastanelerde tedavi altında olan vaka sayısını 8 bin 554 olarak verdi. Aynı gün, Cumhurbaşkanı’ndan birkaç saat sonra 11 Mart’tan bu yana her gün yaptığı gibi son 24 saat içinde yapılan test, saptanan vaka ve kaydedilen ölüm verilerini Twitter hesabından güncelleyen Sağlık Bakanı Koca’ya göre ise toplam hasta sayısı 2 bin 433’e çıkmıştı.
Türk Tabipleri Birliği (TTB) Başkanı Sinan Adıyaman’a göre Bakan Koca’nın açıkladığı, test yapılıp “pozitif” çıkan hasta sayısıydı; Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın verdiği sayı ise test yapılmadığı halde “klinik ve radyolojik bulgularla COVID-19 tanısı konarak hastanelerde tedaviye alınanların toplamını” ifade ediyordu. Adıyaman, “COVID-19 tanısıyla tedavi altına alınan hastaların gerçek sayısını Erdoğan’ın açıkladığını” söyledi.
Bir gün sonra 26 Mart’ta Sağlık Bakanı Koca’nın güncellediği resmi veriler Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın telaffuz ettiği sayıyla yine çelişti. Koca’ya göre, konulan 1.196 yeni tanı sonucunda hasta sayısı 3 bin 629’a ulaşmıştı. Ölü sayısı 16 artarak 75’e yükselmişti.
Hükümet cenahından, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Sağlık Bakanı Koca’nın verdiği vaka sayıları arasındaki çelişkinin nedeni hakkında herhangi bir açıklama gelmedi.
TTB Merkez Konseyi ise 26 Mart’ta bir bildiri yayımlayarak Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı vaka sayılarının “buzdağının görünen kısmını temsil ettiğini” belirtti. TTB, Sağlık Bakanlığı’nı salgına ilişkin verileri sözcük sayısı sınırlı Twitter mesajlarıyla değil, resmi web sitesinden ayrıntılarıyla açıklamaya çağırdı. Bu verilerin, hastaların, şehir, yaş, cinsiyet ve meslek gruplarına göre dağılımını da içermesi gerektiğini kaydeden TTB, test sonucundan bağımsız olarak klinik ve radyolojik olarak COVID-19 ile uyumlu hasta sayısının da verilmesini istedi.
TTB Merkez Konseyi bildirisinde “Salgının toplum içinde yaygınlığı hakkında kamuoyu yeterince bilgilendirilmezse halk el yıkamadan tutun da sosyal mesafenin artırılmasına kadar kişisel önlemlerin alınması konusunda yeterince ikna edilemez” denildi.
Gerçek rakamların saklandığı şüphesi ise yeni değildi. Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi (Harvard Medical School) Öğretim Üyesi Emrah Altındiş kendisiyle yapılan ve 21 Mart’ta yayımlanan bir söyleşide bu şüphesini dile getirmiş ve “Rakamları niye saklasınlar?” şeklindeki soruya da şu cevabı vermişti: “Şu anda ‘süreç çok iyi yönetiliyor’ gibi bir propaganda yapılıyor. Sağlık Bakanı yakın zamana kadar ‘Bizde hiç vaka yok’ diyor ve bununla övünüyordu. Bu hadisenin ağır ekonomik ve siyasi sonuçlarının olacağını biliyorlar ve şimdiden ‘Biz zamanında elimizden geleni yaptık’ diyebilmenin yolunu yapıyorlar. Peki iktidardakiler ellerinden geleni yapıyorlar mı? Bence yapmıyorlar.”
İki gün önce vaka sayısını 8 bin 554 olarak veren Cumhurbaşkanı Erdoğan, 27 Mart’ta yaptığı basın açıklamasında bu sayıyı, Sağlık Bakanı Koca’nın aynı gün paylaştığı sayı olan 5 bin 698’e düşürdü; iki gün içinde böyle bir farkın nasıl ortaya çıktığını açıklama gereğini ise duymadı.