•     04 Nisan 2020

Demokrasinin Brexit karşısındaki sınavı

Büyük Britanya geçen cumayı cumartesiye bağlayan gece yarısı, 47 yıldır üyesi olduğu Avrupa Birliği’nden resmen ayrıldı. Artık Avrupa Birliği daha küçük ama Büyük Britanya da büyük değil ve dünya daha düzensiz, daha karmaşık bir yer.
Brexit, kapitalizmin tarihsel krizinin önemli sonuçlarından biri.
2008’de başlayan küresel mali kriz Avrupa’yı derinden sarstı; siyasal altüst oluşlara, toplumsal çalkantılara yol açtı. Krizin bir siyasi ürünü, sağ popülizm ve milliyetçiliğin özellikle de Büyük Britanya’da yükselişe geçmesiydi. Önemli ölçüde sağ popülizmin verdiği siyasi mesaj sonucunda, krizden en çok etkilenen kesimler, ülkelerinin Avrupa Birliği gibi uluslarüstü kurumlara aidiyetlerini en çok sorgulayanların başında geldiler.  
Popülizmi tek cümleyle tanımlamak gerekseydi, bu cümle “Yozlaşmış elitlerin yerleşik düzenine karşı halkın iradesini temsil etme ve savunma iddiasında bulunmak” olabilirdi. 
Büyük Britanya ise geniş Avrupa’da sağ popülizmin siyasi hükmünü en acı şekilde icra ettiği ülke oldu. 
Başlıca amacı, ada ülkesini Avrupa Birliği’nden ayırmak olan siyasi partiler kuruldu. Nigel Farage adlı siyasetçi ise, belagat yeteneğinin de sayesinde bu teşekküllerin lideri ve ‘Brexit idealinin babası’ olarak haricen sivrildi.  
Başbakan Boris Johnson ise sağ popülizmin Büyük Britanya’daki yerleşik siyaset kurumu Muhafazakar Parti’deki yüzü.  
Popülizm, ortası delik bir ideolojidir. Komünizm, Nazizm ya da İslamcılıkta olduğunun tam tersine, popülizmin merkezinde fevkalade güçlü bir çözüm önerisi yer almıyor. Popülizm çağımızın en karmaşık sorularına en basit ve en yüzeysel ve dolayısıyla yanlış cevapları veriyor. 
Reddetmek de bu neviden, popülizmin sevdiği bir cevap.
Sağ popülizmin Atlantik’in öteki yakasındaki siyasi markası ABD Başkanı Trump’ın yasadışı göçmenler sorununu reddetmek için Meksika sınırına ördüğü duvar örneğinde olduğu gibi…
Brexit de Büyük Britanya’yı ele geçiren sağ popülizmin ülkenin büyüyen sorunlarına, Avrupa Birliği üyeliğini reddetmek yoluyla önerdiği sözde çözümdür.
Ama bu sağ popülizmin kendisi bir çözüm değil bir semptom; Büyük Britanya’yı derinden etkileyen küresel krizin yan ürünü. Gelin görün ki Brexit gibi tarihsel bir sonuca yol açtı. Ve 23 Haziran 2016’da düzenlenen ve oyların yüzde 51.9 gibi az bir farkla Avrupa Birliği’nden ayrılma yönünde kullanıldığı Brexit referandumunun bu sonucu, ülkenin genç nesillerine karşı yapılmış büyük bir haksızlıktı aynı zamanda.
Haksızlık ‘Evet’ ve ‘Hayır’ oylarının yaşa göre dağılımında belirginleşiyordu. Yaşı 65 ve üzerinde olanların yüzde 60’ı, 55-64 yaş aralığındakilerin ise yüzde 57’si Brexit’e ‘Evet’ demişti. Buna karşılık 18-24 yaş aralığındaki gençlerin yüzde 73’ü Avrupa Birliği’nde kalmaktan yana oy vermişti. Brexit’e karşı oy kullananlar, 25-34 yaş aralığında yüzde 62, 35-44 yaş diliminde ise yüzde 52 ile çoğunluğu oluşturmuştu (Kaynak: Lord Ashcroft Polls). 
Brexit’e ‘Evet’ diyen yaşlılarla ‘Hayır’ diyen gençlerin oy dağılımı şunu anlatıyordu: Yaşlıların çoğu, kullandıkları ‘Evet’ oyunun orta vadedeki neticeleriyle yüz yüze gelmeden yaşamlarını tamamlayacaklardı. Yarın ise dünün yaşlılarının oylarıyla alınmış Brexit kararının sonuçlarına katlananlar, 2016 referandumunda ‘Hayır’ diyen geçmiş zamanın gençleri olacaktı.
Gelecekte, 2016’da henüz genç olan bazıları da sandığa gitmeyerek Brexit’in kazanmasında pay sahibi olmaktan dolayı kendilerini suçlayabilirler. Referandum, katılım oranı düştükçe sakıncaları büyüyen, tehlikeli bir mekanizmadır. Ve eşit oy ilkesi demokrasilerin vazgeçilmezi olduğuna göre, yaşı ilerlemiş olanlardan ülkelerinin muhtemelen göremeyecekleri geleceğine dair sandığa gidip tercih kullanma hakları esirgenemez. Dolayısıyla gençlerin karar süreçlerine katılımını artırmak bu nazenin rejimi sağ popülist çakallardan korumanın yoludur.  
Her dört yılda bir tekrarlanan parlamento seçimleri söz konusu olsaydı elbette Brexit’teki gibi bir adaletsizlikten söz edilemezdi. Çünkü seçmenler sandıkta yaptıkları tercihin sonuçlarıyla anında yüzleşirlerdi ve bunları beğenmezlerse bir sonraki seçimde telafi etme şansları olurdu. 
İngilizlerin ise Brexit’le ilgili telafi şansları olmayacak. Farkında olarak “İngilizler” diye yazıyorum, çünkü Brexit, nispeten yaşlı, az kazanan, az eğitimli İngilizlerin sağ popülistlerin dolduruşuna gelerek ülkelerini sürükledikleri maceranın adıdır. İskoçya ve Kuzey İrlanda’nın Avrupa Birliği’nde kalma yönünde oy kullandıklarını ve böylece Büyük Britanya’yı ayrıştırabilecek dinamikleri güçlendirdiklerini unutmayalım. 
Ağzı iyi laf yapan milliyetçi bir palyaço (Nigel Farage) ile ülkesinin en seçkin okullarında aldığı eğitim sayesinde dünyanın en seçkin sağ popülisti olmaya hak kazanan bir siyasi üçkağıtçının (Boris Johnson) kafakola aldığı İngilizler yüzünden Büyük Britanya, şimdi Avrupa Birliği tek pazarı ve gümrük birliğini, bunların yerine herhangi bir ticaret anlaşmasını koymadan terk etmiş bulunuyor. Avrupa Birliği ile ticaretlerini düzenleyecek anlaşma için çetin bir müzakere süreci onları bekliyor.
Ne gülünç ki Büyük Britanya’nın Avrupa Birliği nezdindeki durumu şu anda Türkiye’ninkinden de dezavantajlı. Türkiye’nin Avrupa Birliği ile en azından, acilen güncellenmesi gerekse de bir gümrük birliği anlaşması var.
Brexit, Avrupa Birliği’ni evet küçültmüştür, ABD’nin stratejik müttefiki Büyük Britanya’nın kaybı Birlik’in Atlantik ötesi bağlarını zayıflatmıştır. Brexit, başlıca nedeni Trump Amerika’sı olan dünyadaki düzensizliği daha da artırmıştır. 
Avrupa Birliği eski cazibesinden çok şey yitirmiş olmalıdır ki Brexit mümkün olabilmektedir.
Mamafih Birlik, Brexit şokunu atlattıktan sonra yoluna Büyük Britanya olmadan daha rahat devam edebilir.

Türkiye’nin kaybı
Avrupa Birliği üyesiyken de kendisini Avrupalı olarak görmeyen ve Avrupa bütünleşmesini yavaşlatmaya çalışan Büyük Britanya’nın Birlik’i terk etmesi Türkiye açısından kayıptır. Büyük Britanya, farklı nedenlerden ötürü yine Avrupalı olmayan Türkiye’yi bütünleşmenin çekirdek gücü olan Fransa-Almanya ikilisine karşı destekliyordu. Şimdi Türkiye Avrupa Birliği ile ilişkilerinde bu destekten yoksun kaldı.
Doğu Akdeniz’de Türkiye ile bölgenin diğer aktörlerini açık ya da örtülü biçimde karşı karşıya getiren enerji jeopolitiği krizi, Brexit’in Türkiye ve Avrupa Birliği ilişkileri üzerindeki negatif etkilerinin yakın zamanda gözlemlenebileceği bir konu olmaya adaydır.