Çünkü hep birlikte o araçlara binip gezdiler

28.Eyl.2019 diken.com.tr

23 Eylül’de Fox TV’de ‘İsmail Küçükkaya ile Çalar Saat’ programına konuk olan Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş kendisiyle ilgili şu taahhütte bulundu:

“Benim için ‘Eksik yapıyor’ desinler ama asla ve asla ‘Çalıyor ama çalışıyor’ dedirtmeyeceğim kendime. Bu kadar net”…

Mansur Yavaş’ın bu sözleri hafızamı kışkırttı, aklıma Etyen Mahçupyan’ın yıllar önce Akşam gazetesinde yayımlanmış bir yazısı geldi. Mahçupyan 3 Temmuz 2014 tarihli yazısına, ‘Çalıyorlar ama çalışıyorlar’ diye başlık atmıştı. Mansur Yavaş’ın “Çalıyor ama çalışıyor dedirtmeyeceğim kendime” şeklindeki sözlerini duyup da bu yazıyı hatırlamamak benim için mümkün değildi.

Mahçupyan yazısında, ‘çalışmak’ ve ‘çalmak’ amellerinin AKP seçmeninin indinde hem birbirinden ayrı hem de mukayeseli olarak ne anlama geldiğini kendince irdeliyordu. Muhalefetin yolsuzluğu tarif etmek için kullanmaya başladığı ‘israf’ kavramını, bir kefesi ‘çalışmak’, diğeri de ‘çalmak’ eylemi olan bir terazide tartmak söz konusu olunca, Mahçupyan’ın bu yazısı, kaleme alınmasının üzerinden beş yıldan fazla bir zaman geçmiş olmasına rağmen günümüzde daha anlamlı.  

Mahçupyan’dan aşağıdaki satırları, ‘çalışmak’ ve ‘çalmak’ edimlerinin muhafazakarların siyasi tercihleri üzerindeki etkisinin anlaşılmasına katkıda bulunduğu için alıntılıyorum:

“Niceliksel ve niteliksel saha çalışmaları muhafazakâr seçmenin iktidarla ilgili nesnel bir bakış geliştirmekten çok uzak olmadığını gösteriyor. Yani ‘çalıyorlar’ ve ‘çalışıyorlar’ tespitleri epeyce yaygın. Ancak ‘çalışıyorlar’ tespiti ‘çalıyorlar’ tespitinden kabaca iki misli daha fazla. Ayrıca ikisi arasında sadece ‘ve’ takısı var, ‘ama’ takısı değil.”

Hülasası Mahçupyan beş yıl önce, AKP seçmeninin oy verdiği parti hakkında “Çalışıyorlar ve çalıyorlar” diye düşündüğünü yazmış oluyor. AKP seçmeninin nokta-i nazarında çalışmak ve çalmak fiilleri arasında herhangi bir etkileşim meydana gelmiyormuş. Velhasıl seçmen, çalanı çalıştığı için mazur görme eğiliminde değilmiş. 

Mahçupyan’a göre çalışmak olumlu ve çalmak olumsuz bir şey ise ‘olumlu’nun muhafazakar seçmen nezdindeki değeri “tarihsel olarak paha biçilmez nitelikte”… Çünkü muhafazakarlar AKP’ye oy vererek bu partinin ima ettiği geleceğe sahip çıkıyormuş; ‘çalmak’ ise “bu geleceğin “devrimsel önemi yanında çok ufak bir mesele olarak kalıyor”muş. 3 Temmuz 2014 tarihli Etyen Mahçupyan’a göre çalmak, “sıradan, geleneksel ve yapısal”…

Üstelik beş yıl önceki Mahçupyan bu tespitleri, kendi ifadeleriyle ‘iktidar alanında dönen finansal imkanların hepsini çalma fiili altında toplamayı göze alarak’ yapmaktaydı. Yazara göre AKP tabanına inildiğinde insanların, ‘basit çalma ile hizmet üreten para akışını birbirinden ayırdığı’ görülüyormuş o zamanlar. Para bir yerlerden bir yerlere akarken hizmet de ürettiği için değil sadece… Mahçupyan’ın ifadeleriyle , ‘o para akışı belirli bir geleceği daha yakına taşıdığı için’, AKP tabanı, ‘basit çalma’ ile bu ‘akış’ arasındaki farkın ayırdındaymış.

Mahçupyan’ın o zaman kibarca “Para akışı” diyerek kastettiği, bildiğiniz yolsuzluk. Buna siyaset bilimcileri kimi zaman “Kaynak aktarımı” da diyor. Halktan toplanan vergilerle oluşan kamu kaynaklarının iktidar tarafından kayırılan bir kesime, zümreye akıtılması… İşe almalarda ve kamu ihalelerindeki yaygın, sistematik usulsüzlüklerle oluyor bu. Başkalarının hakkını yiyerek, hukukunu ihlal ederek, yasaları çiğneyerek ya da kılıfına uydurarak, liyakat ve rekabet esaslarını hiçe sayarak yapılan, kamu kaynaklarının israfıdır, gerçek adıyla yolsuzluktur. Mahçupyan’a göre ise bu ‘para akışı‘dır. 

Gerçekte ise bu neviden ‘para akışı’yla üretilen ‘hizmet’ eksiktir, pahalıdır, çürüktür. 

Hatta, doğal afetler sonrasında güvenliğin sağlanması ve temel kamu hizmetlerinin şehir insanlarına etkin biçimde ulaştırılması için belirlenmiş ‘toplanma alanları’nı AVM’lere ve türlü rant getiren işlere açmak da toplumun hayati menfaatlerinin hilafına bir eylem olduğundan düpedüz yolsuzluktur.

Mahçupyan’ın lügatına göre para akışını hizmet üretmeden yaparsan ‘basit çalma’ oluyor da hizmet üreterek yapınca ne oluyor? Cevabı basit, ‘yolsuzluk’ oluyor. Çünkü yolsuzluk yapmanın bir ön koşulu vardır: Sözde hizmet üretmek…

Bu arada muhalefet, Mahçupyan’ın ‘Çalıyorlar ama çalışıyorlar’ başlıklı yazısının üzerinden geçen beş yıl zarfında gerçeği görmüş olmalıdır ki ‘yolsuzluk’un yerine ‘israf’ kavramını kullanır oldu. 

Çok isabetlidir. Bir kere ‘yolsuzluk’ kavramı, devlet içindeki Fethullahçı örgütün AKP hükümetini devirmek amacıyla başlattığı 17-25 Aralık operasyonlarından sonra fevkalade politize olmuştu. Yolsuzlukların bir iktidarı alaşağı etmek için silah olarak kullanılması bir savunma refleksi geliştirdi. Vahametinden önce bu yolsuzlukların kimler tarafından yapıldığına bakılır oldu. Yolsuzluğu yapanın kim olduğu, yolsuzluğun ne olduğunun önüne geçti.

‘Yolsuzluk’ mefhumu, toplumu ve siyaseti bölen kutuplaşmanın derin uçurumunda gözlerden kaybolmuş, gündemden düşmüş idi.

Artı, yargı iktidara tamamen bağlı kılınmıştı. Bunun sonucunda iktidarın icraatıyla ilgili yolsuzluk iddialarını resen soruşturacak, şikayetlerin üzerine gidecek bir yargının varlığından söz etmek de imkansızlaşmıştı. 

Yolsuzluk, yürürlükteki yasalara rağmen bugünün Türkiye’sinde fiilen cezası olmayan bir suçtu.

Bütün yolsuzluklar ise özünde ‘israf’tı.

Tek tanrılı dinlerin yasakladığı, haram saydığı israf…

Bir vicdan suçu. Muhafazakar ya da seküler (otonom), her türlü vicdanda suç.

Dolayısıyla yargının yolsuzluğa duyarsızlaştırıldığı bir ülkede mahkemeler yoksa, ‘israf’ın cezası vicdanlarda kesilmeliydi. Vicdan mahkemesinde verilen karar günün sonunda oy sandığına da yansırdı. 

Sözün özü, Ekrem İmamoğlu’nun, altı ay sürmüş seçim kampanyası boyunca, vaktiyle çok politize olduğu için muhafazakar seçmenin duyarlılığını yitirdiği yolsuzluk kavramının yerine ‘israf’ı kullanması, son yıllarda muhalefetin açtığı en yaratıcı siyasal iletişim kanalıdır.

Bu iletişimin zirve noktası, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB) eylül başında ‘Yenikapı Etkinlik Alanı‘nda düzenlediği ‘İsraf Sergisi’ydi. AKP’li eski İBB’nin iktidara yakın şirketlerden kiraladığı yüzlerce binek otosu bu alanda günlerce teşhir edildi ve bu sırada belediye hizmetlerinde hiçbir aksama olmadı. Çünkü bu araçlar fuzuli olarak kiralanmışlardı ve bu sırada kamu kaynaklarından iktidara yakın şirketlere bir ‘para akışı’ meydana gelmiş, lakin ‘hizmet üretilmemişti’. İBB’nin açıkladığı verilere göre gereksiz yere kiralanan 730 araç için halkın cebinden iktidara yakın şirkete yılda 49.5 milyon liralık bir ‘para akışı’ söz konusuydu.

Bu araçlarla ‘geziyorlar ama çalışıyorlar’ mıydı?

Hayır!

‘Geziyorlar ve çalışmıyorlar’dı.

Demek ki ‘hizmet üreten para akışı’ diye bir şey yoktu. Bu, bir suçu örtmek için Mahçupyan tarafından uydurulmuş bir kavramdı.

Bu ‘para akışı’, Mahçupyan’ın dediği gibi muhafazakar seçmenin sözde tasavvurundaki belirli bir geleceği daha yakına taşımış mıydı?

‘Para akışı’nı büyük ve sürekli kılmak için tasarlanıp halka empoze edilen siyasi sistemin sonunda ekonomik krize neden olduğu ve bu krizin de iktidarın 31 Mart Yerel seçimleri hezimetini diğer olumsuzluklarla birlikte hazırladığını düşünürsek, bu durumda hangi gelecek daha yakına taşınmış oluyor?  

Beş yıl sonra, Mahçupyan’ın talihsiz yazısında öne sürdüğü gibi, onun ifadeleriyle soralım: “Çalmak bu geleceğin devrimsel önemi yanında çok ufak bir mesele olarak mı kaldı, yoksa bu varsayılan geleceği mi kararttı?”

Beş yıl önce ‘gelecek’ diye bahsedilen zaman artık bugündür ve giderek hazin bir geçmişe dönüşmektedir.

Çünkü hep birlikte o araçlara binip gezdiler.