Batı alemiyle ipler tamamen kopmak üzere mi?

04.Kas.2019 diken.com.tr

1 Kasım’da Büyük Britanya’daki üssünden Suriye’deki misyonu için havalanan bir Amerikan B-52 stratejik bombardıman uçağına Doğu Akdeniz üzerinde iki Yunan F-16’sı eşlik etti.
Olay, bağlamı dışında bakılırsa sıradanmış gibi görünebilir. Ama bu Amerikan B-52’sinin, Doğu Akdeniz jeopolitiğindeki büyük bir zemin kaymasının sonucunda Yunan eskortuyla uçtuğu göz önüne alınırsa, söz konusu gelişmenin Türkiye açısından kritik önemi anlaşılır.
Yunan medyasında yer alan haberlere bakılırsa bu B-52, Amerikan ordusunun Fırat’ın doğusundaki Suriye petrol yataklarını ‘güvenceye alma’ harekatı çerçevesinde, bir caydırıcılık misyonunu yerine getirmek üzere uçuyordu. 
Bu arada, Türkiye’nin ‘Barış Pınarı Harekatı’nın başlangıcında ABD Başkanı Donald Trump’ın talimatı doğrultusunda Fırat’ın doğusundan tamamen çekilecekleri söylenen Amerikan birliklerinin günün sonunda çekilmek şöyle dursun, petrol yatakları çevresindeki askeri varlıklarını ilk kez kafi miktarda tank ve zırhlı muharebe aracıyla tahkim etmekte oldukları bildirildi. Hatta bununla kalmadıkları ve bir Amerikan birliğinin Kobani çevresine geri dönerek üslendiği de haber verildi. 
9 Ekim’de başlayan Barış Pınarı Harekatı’nın akabinde sahadaki durum, ABD’nin Fırat’ın doğusundaki varlığını petrol alanlarında yoğunlaşarak koruduğunu gösteriyor. Bu çerçevede taktik görev yapmak için Suriye’ye uçan B-52’lerin Yunan FIR hattını kullanmaları ve bu sırada Yunan eskortu almaları sahadaki yeni bir gerçeği işaret ediyor: Balkanlar, Ege ve Doğu Akdeniz’de ABD’nin yeni müttefiki Yunanistan’dır ve dahası bu ittifakın Türkiye’yi dengelemek ve çevrelemek gibi bir hedefinin bulunmaması doğası gereği mümkün değildir. Bu yeni gerçeklik babında adları geçen ABD, Türkiye ve Yunanistan’ın ‘NATO müttefiki’ olmaları ise artık bir şaka etkisi yaratmaktadır.
Bu konuyla ilgili olarak Al-Monitor yazarı Metin Gürcan, 18 Ekim tarihli ve ‘ABD (NATO’nun) güney kanadını yeniden mi şekillendiriyor?’ (Is US redesigning southern flank?) başlıklı makalesinde, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun 5-7 Ekim tarihlerinde ziyaret ettiği Atina’da Yunan muadili Nikos Dendias ile imzaladığı savunma işbirliği protokolüne dikkat çekmişti. 
Protokolde yer alan, ABD’nin Yunanistan’a kara havacılığı, akıllı mühimmatlar ve İHA’lar konusunda teknoloji transfer edeceği ve Ege’ye hakim Larissa Üssü’nde konuşlu Amerikan MQ-9 Reaper İHA’larının topladığı istihbaratı Yunan ordusuyla paylaşacağı yönündeki hükümler Ankara açısından irkiltici olmalıydı. 
Bunların yanı sıra protokole bakınca, ABD ordusunun Yunanistan’a taşınmaya karar verdiği gibi bir izlenime kapılmamak elde değildi: Amerikan KC-135 havada yakıt ikmal uçakları Larissa Üssü’nde konuşlanacaklardı, Amerikan donanması da Girit’teki Suda deniz üssünden ve Türkiye’nin burnunun dibindeki Dedeağaç limanından yararlanacaktı.
Diğer taraftan malumunuz, 29 Ekim’de ABD Temsilciler Meclisi, Barış Pınarı Harekatı’na tepki olarak Türkiye’ye karşı geniş yaptırımları öngören bir yasa tasarısının yanı sıra ‘1915 olayları’nı ‘soykırım’ olarak tanıyan bir de kararı Demokrat ve Cumhuriyetçi üyelerin büyük desteğiyle kabul etti. Yunanistan’la savunma protokolü ve Temsilciler Meclisi’nin kararları birlikte değerlendirildiğinde, Trump ve Erdoğan arasındaki ‘arkadaşlık’tan bağımsız olarak, Türkiye’nin ABD tarafından artık gözden çıkarılmış olduğu yönündeki izlenim bir hayli güçleniyor. 
ABD’nin Doğu Akdeniz’deki doğal gaz yataklarının paylaşımı hususunda Türkiye’nin karşısında yer alan İsrail, Yunanistan, Kıbrıs Rum Kesimi ve Mısır’dan oluşan hasım bloku aktif biçimde desteklediği gerçeğini de eklersek sorunun büyüklüğü daha iyi anlaşılır.
Türkiye’nin karşı karşıya kalabileceği jeopolitik riskleri ölçüsüz biçimde artıran bu ortamda geleceğin nasıl şekillenebileceğini şimdiden öngörmeye çalışmak her zamankinden de fazla önem taşıyor. Bunun için güncelin hayhuyundan ve dağdağasından kendimizi bir süreliğine yalıtıp yüksek bir mertebeden ufka bakmak faydalıdır. O ufuk çizgisinde gördüklerimiz bazı sorular sormamıza ve bugünkü bazı sorulara ise cevaplar bulmamıza yardımcı olabilir. 
Düşünce egzersizini ilgili ve bilgili insanlarla birlikte yapmak ise gözlemciye tek başına elde edemeyeceği değerli bir tecrübe kazandırıyor.
Bu yazıda bahsettiğim bütün bu kritik gelişmeler son 30 gün içinde vuku buldu. Kişisel tecrübem açısından ise bu son 30 gün, EDAM’ın (Ekonomi ve Dış Politika Araştırmalar Merkezi) 4-6 Ekim tarihleri arasında yerli ve yabancı uzmanların katılımıyla düzenlediği geleneksel ‘Bodrum Yuvarlak Masası’nda başladı. Oturumların konu başlıkları ve tartışmalarda ortaya atılan sorular, paylaşılan perspektifler, fevkalade isabetliydi. 
Bu sorulardan bazılarını paylaşacağım.
Misal, 5 Ekim’deki ‘NATO’nun güney kanadı’ konulu oturumda Avrupa düşünce ve siyaset hayatının ünlü bir ismi Türkiye’nin durumunu ima ederek şunu sordu: “NATO’nun güney kanadı mevcut değil. NATO için güneyde bir gelecek var mıdır?”
Tersinden de sorabiliriz: Bugünkü Türkiye için NATO’da bir gelecek kalmış mıdır? Varsa bu geleceğin tarifi şimdiden yapılabilir mi?
ABD Dışişleri Bakanı Pompeo’nun bu sorunun sorulmasından bir gün sonra başlayan Atina ziyaretinde imzaladığı savunma protokolü, Türkiye’nin ABD ve dolayısıyla NATO’yla yaşadığı ‘S-400 alımı’ ve ‘F-35 ambargosu’ krizlerinin, ‘Bodrum Yuvarlak Masası’nda da vurgulandığı gibi, ‘buzdağının görünen kısmı’ olduğunu doğruluyor.
EDAM’ın Bodrum Yuvarlak Masası, ‘arka kanal diplomasisi’ açısından da önemli bir platform. ‘Arka kanal’da bazı görüşler daha açık sözlerle ifade edilebiliyor. 
Bir Batılının ‘Türkiye’nin S-400 alımının (NATO, ABD ve Türkiye arasında) geçici bir sorun oluşturmayacağını’ söylediği oturumda, ‘Türk tarafı’ndan bir katılımcının da, “ABD bize F-35 vermezse biz de Rusya’dan Su-35 alma yoluna gidebiliriz. Ne olmuş yani” demesi bu açık sözlülüğün bir örneğiydi.
Bugünkü Türkiye’nin Batı alemiyle ve özelikle de AB’yle yaşadığı gerilimin ikilem halinde tarif edilen mükemmel özeti, ‘AB tarafı’ndan dile getirildi. Buna göre ikilem ‘Türkiye’nin AB’den ve Batı’dan uzaklaşırken çok önemli bir ülke olarak kalmaya devam etmesiydi’. Söz konusu ikilemin yönetilmesi giderek zorlaşan çok önemli unsuru, ‘Kıbrıs sorununun Türkiye’nin AB ve genel olarak Batı ile ilişkilerinde başat bir engel oluşturması’ydı. 
Bu bakımdan Türkiye, Kıbrıs sorunundaki tıkanıklığın sürdükçe büyüyen maliyetini taşımaya nasıl ve nereye kadar tahammül edebilir? Çözümsüzlükle geçen zamanın artan maliyetlerle etkileşiminin oluşturduğu bileşke, Batı’dan el artırarak uzaklaşmayı iç politika hedefleri açısından da tercih eden Erdoğan iktidarını günün birinde KKTC’yi ilhak etmeye zorlayabilir mi?
Böyle bir ihtimalin varlığını algılayıp algılamadıkları hususunda Batılı katılımcılar kapalı kapılar ardında dahi açık sözlü olmayı tercih etmediler ama ‘Türk tarafı’ tehditkar bir tonla konuştu:
“Tıkandık. Gerçekle yüzleşme anı yaklaşıyor.”
Su-35 alımı, KKTC’nin ilhakı ve hatta NATO’dan çıkmak…
Erdoğan Türkiye’sinin Batı’dan el artırarak uzaklaştığı bir süreçte, üzerinde kafa yormaktan kaçınma lüksümüz olmayan ihtimaller…