‘Barış Pınarı’ nerede biter?

14.Eki.2019 diken.com.tr

Türkiye’nin kendi Kürt sorununu, karşısındaki terör tehdidi nedeniyle öncelikle bir ‘güvenlik meselesi’ olarak görmesinin doğal sonucu, güvenliğin kesin biçimde tesis ve idamesinin bu sorunu çözmek olduğunu sanmasıdır. Dolayısıyla, bu mantığın gösterdiği doğrultuda ve eldeki güç kullanma imkanları dahilinde düşünüp hareket eden karar vericiler açısından Fırat’ın doğusuna da geçmek sadece bir zamanlama meselesi olmaktaydı.
Türkiye, Fırat’ın doğusundan da kendi güvenliğine yönelik bir PKK tehdidi algılıyorsa, bunu bertaraf etmek için söz konusu tehdidin kuvveden fiile geçmesini değil, ‘uygun an’ın oluşmasını beklerdi.
Bu güvenlik esaslı hareket anlayışı, 9 Ekim’de başlatılan ‘Barış Pınarı Harekatı’nın yalnızca zeminini oluşturmuştur. Harekatın zamanlamasını ise Türkiye’deki iktidarın acil iç siyasi ihtiyaçlarının baskısı tayin etti.
‘Barış Pınarı Harekatı’na götüren sürecin iktidarın 31 Mart ve 23 Haziran seçimlerinde aldığı ağır yenilgilerin sonrasında hızlanması bir rastlantı değildir. 
Nedir bu acil ihtiyaçlar?
Bir milliyetçi dalga ve seferberlik atmosferi yaratarak, iktidar partisinin içinden yakın zamanda farklı siyasi kimliklerle doğması beklenen oluşumların önünü kesmek ya da en azından bu dinamikleri ağır bir baskı altına almak…
Ekonomide devam ede gelen sıkıntıların iktidar üzerindeki siyasi maliyetlerini ötelemek… Ekonomik krizden kaynaklanan sorun algılarının geri plana düşmesini sağlamak…
Rusya destekli Suriye Arap Ordusu ve müttefiklerinin İdlib’de yakın gelecekte başlatmaları kuvvetle muhtemel olan bir taarruzun yaratacağı mülteci akınına Suriye içinde alan açarak, AKP tabanının iktidardan ‘Suriyeliler sorunu’ nedeniyle daha fazla uzaklaşmasının önüne geçmek… 
Bir olağanüstülük hali yaratıp bunu siyasetin alanını mümkün olduğu kadar daraltmak ve ifade özgürlüğünü alabildiğine baskılamak için kullanmak… 
Ve bu arada Kürt seçmeni, harekatı desteklediği için ‘millet ittifakı’ndan soğutmak…
Harekat başladıktan sonra ise ‘tayin edici faktör’ artık sahadaki gerçeklik olacaktır.
Sahadaki bazı önemli parametreleri anımsatmak, bu gerçekliğin hangi sınırlar dahilinde tezahür edebileceği hususunda bir fikir verebilir.
Birincisi, TSK’nın mukayese kabul etmeyen askeri üstünlüğü ve arazinin harekata uygunluğu, optimal sürede hedeflere ulaşma imkanını vermektedir. 
Bilinmesi gereken, zaman ve mekan açısından hedeflerin ne olduğudur. Velhasıl, TSK ve müttefikleri Suriye’de ne kadar kalacaklardır ve nereye kadar gideceklerdir?
Hedef, Suriye rejimini ve PKK’yı, ‘Suriye sorunu’ nihai olarak çözülene kadar Türkiye sınırından uzak tutmaksa ki öyle olduğu anlaşılıyor, TSK’nın Fırat’ın doğusuna ‘sınırsız bir süre için’ girdiği söylenebilir. Başka bir ifadeyle TSK bu bölgede yıllarca kalacaktır.
O halde harekatın sahasını hangi faktör tayin edecektir?
TSK ve müttefikleri açıklanmış olan hedefe sadık kalabilecekler mi? Harekat şimdilik doğuda Resulayn ve batıda Tel-Abyad arasında olduğu varsayılan bir hat boyunca 30 kilometrelik derinliğe ulaşılınca sona mı erecek yoksa daha da derine mi inilecek?
Bu konuda bir belirsizlik var çünkü Türkiye bu harekatı bütün cephelerinde yalnız olarak icra ediyor.
Türkiye, askeri, diplomatik ve halkla ilişkiler alanlarında tek başına. Sahadaki diğer bütün aktörler; ABD, Suriye, İran ve Rusya… Şöyle ya da böyle Türkiye’nin bölgedeki hasımları.
ABD, başlı başına büyük bir belirsizlik unsurudur.
Ankara, ABD Başkanı Trump’ın ipiyle ne kuyuya inebilir ne de kendi düştüğü Suriye kuyusundan bu ipe tutunarak çıkabilir.
Sahadaki Amerikan gerçekliği, Trump’ın telefon konuşmalarında enine boyuna düşünmeden verdiği afaki sözlerin kapsamıyla tam olarak örtüşmüyor. Misal, Suruç’un tam karşısında yer alan Kobani’deki Mistenur tepesinde konuşlu olan Amerikan birliği bu yazı kaleme alındığı sırada hala orada duruyordu.
11 Ekim Cuma günü Türk topçusunun attığı 155’lik mermilerin üssün çevresine düşmesinin ardından Amerikan Apache helikopterleri Kobani üzerinde uçtu. Sonrasında, Resulayn’ın doğusunda yer alan Kamışlı bölgesinde Amerikan özel kuvvetlerinin devriyeye çıktığı yönünde haberler geldi.
Bu gelişmeler Erdoğan ve Trump arasındaki al-ver ilişkisinin sahada geçerli olmadığını düşündürüyor.
‘Barış Pınarı Harekatı’nın coğrafi alanını tayin edecek olan faktör, YPG’yi bundan böyle kimin kontrol edeceğidir.
Bu misyonun doğal adayı, Fırat’ın doğusundan tamamen çekilmeyeceği belli olan ABD. 
YPG, ABD tarafından engellenmez ve saldırılarını, TSK malum hat boyunca 30 kilometrelik derinliğe ulaştıktan sonra da sürdürürse ‘Barış Pınarı’nda ‘görev sapması’ riski ortaya çıkar ve TSK Suriye’de daha da güneye inmek zorunda kalabilir. Ankara’nın böyle bir sonucu arzulayıp arzulamadığını ise henüz bilmiyoruz.