•     28 Eylül 2020

Ankara’nın Suriyeli sığınmacılar kartı etkisini neden yitirdi?

Türkiye’nin batısındaki sınır kenti Edirne’nin valiliği, 17 Mart’ta bir açıklama yaparak, 28 Şubat’tan itibaren Edirne'ye gelerek Avrupa Birliği topraklarına geçen göçmen sayısının 147 bin 132 olduğunu ilan etti. İlk bakışta basit ve rutin gibi görünen bu açıklama vasıtasıyla aslında zımnen ilan edilen ise Ankara tarafından 28 Şubat’ta başlatılan, “Türkiye’deki sığınmacıları Yunanistan üzerinden Avrupa’ya gönderme operasyonu”nun fiilen sona erdiğiydi. Operasyona girişildiği, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından 29 Şubat’ta şu sözlerle açıklanmıştı: “Ne dedik aylar önce, ‘Böyle giderse kapıları açmak zorunda kalacağız.’ İnanmadılar. Biz dün ne yaptık? Kapıları açtık. (Sınırı geçen mülteci sayısı) Bu sabah itibariyle 18 bin oldu.” Erdoğan, “Biz bu kapıları bundan sonraki süreçte de kapatmayacağız ve bu devam edecek” diyerek de kararlılığını vurgulamıştı. 
Yüzlerce mülteci 28 Şubat sabahından itibaren, kimler tarafından tutulduğu tespit edilemeyen otobüslerle İstanbul’dan Yunanistan sınırına ücretsiz olarak taşınmaya başlandı. Gelişmeden öncesinde haberdar edilen çok sayıda TV kanalı, sığınmacıların şehrin merkezi Aksaray’daki geniş bulvarda, İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün karşısındaki kaldırımın kenarına park etmiş çok sayıda otobüse birbirlerini adeta ezerek binmelerini canlı olarak yayınladı.
Bu arada Türk güvenlik güçlerinin, sığınmacıların Yunanistan’a geçişini düzenlemek için sınır bölgesinde tedbir aldıkları görüldü. Sınırın karşı tarafında ise Yunan güvenlik güçleri sığınmacıları Yunanistan’a geçirmemek için yoğun biçimde müdahale ettiler ve bu durum böyle karşılıklı olarak günlerce sürdü.
Bu noktada şu soru akla gelebilir: Edirne Valiliği’nin 17 Mart tarihli açıklamasında sınırı geçen göçmen sayısının 147 bin olduğunun belirtilmesi, neden operasyonun fiilen sona erdiği anlamına geliyor? 
Bu sorunun cevabını vermek için 1 Mart’a geri giderek, sürecin bu tarihten itibaren izlediği seyri değerlendirmek gerekiyor.
1 Mart’ta İçişleri Bakanı Süleyman Soylu tarafından atılan tweet’te, “19.40 itibarı ile Edirne üzerinden ülkemizden ayrılan göçmen sayısı 100.577” yazıyordu. Bakan Soylu, “Edirne üzerinden Türkiye’den ayrılan göçmen sayısı”ndaki artışı takipçileriyle paylaşmak için 1 Mart’ta başlayarak birkaç gün boyunca her gün bir tweet attı. Bakan’ın 3 Mart tarihli tweet’inde sayının 130 bin 469’a çıktığı yazıyordu. Sayaç, bir gün sonra 135 bin 844’ü gösterdi.
Soylu’nun sınırdan geçen göçmenlerin artan sayısı hakkında gün bazında değişen küsuratlı ve kesin veriler aktarabilmesi, bu faaliyetin Türkiye Cumhuriyeti devletinin bilgisi ve kontrolü altında yürüdüğünün de zımnen kabulü anlamına geliyordu.
Soylu bu konuda 6 Mart’ta attığı son tweet’inde “Meriç’ten Yunanistan’a geçen göçmen sayısı”nı 142 bin 175 olarak verdi. Soylu’nun naklettiği bu son sayı, 17 Mart’ta Edirne Valiliği’nin 147 bin olarak bildirdiği göçmen sayısı ile mukayese edildiğinde, aradan geçen 11 günlük süre zarfında sadece 5 bin kişinin “Yunanistan’a geçtiği” sonucu ortaya çıkıyor. Bu görece küçük fark da “göçmenlerin Edirne üzerinden Yunanistan’a geçme hareketi”nin kayda değer biçimde azaldığını ve neredeyse durma noktasına geldiğini gösteriyor.
Yunanistan’a göre ise, Türkiye’nin paylaştığı “sınırı geçen göçmen” sayıları en başından itibaren “tamamen yanlış ve yanıltıcı” idi. Yunanistan Dışişleri Bakanlığı 1 Mart’ta, Soylu’nun Yunanistan’a geçen göçmen sayısını 100 bin 577 olarak duyurmasından beş saat önce resmi Twitter hesabından yaptığı açıklamada Türkiye’yi “dezenformasyon kampanyası yürütmekle” suçladı. Tweet’te şu ifadelere yer verildi: “Gerçek şudur: Dün sabahtan (29 Şubat) bu sabaha kadar 10 bin kişinin Meriç üzerinden Yunan topraklarına girmesi önlenmiştir. Yasadışı olarak sınırı geçen ve İdlib’le alakalı olmayan 73 kişi yakalanmış ve haklarında işlem yapılmıştır.”
Türkiye’nin, “sığınmacıları Yunanistan üzerinden Avrupa’ya gönderme operasyonu”na uzun süredir hazırlandığı, bu husustaki ihtiyat planlarının çok öncesinde yapıldığı sahada yaşananlara bakınca kolayca anlaşılıyor. Organizasyon, koordinasyon ve iletişim hususlarındaki etkin bir devlet kapasitesi bu amaçla kullanılmasaydı, söz konusu göç hareketi 28 Şubat’ta başlatıldığı andan itibaren bu denli büyük bir ivme kazanamazdı.
Türkiye’nin batı komşusu Yunanistan’ın sınırda görüldükleri anda sığınmacılara karşı takındığı katı tutum, muhtemel bir mülteci akınına karşı sert önlemler alarak karşı koymayı planlamış olduğunun işareti.
Türkiye hazırdı ama Yunanistan da hazırlıksız yakalanmadı çünkü Erdoğan gerekirse “kapıları açacağını” öncesinde birçok kez dile getirmişti. Misal, Erdoğan 24 Ekim 2019’da Ankara’daki cumhurbaşkanlığı sarayındaki bir törende şunları söylemişti: “Kapıları açarız dediğim zaman tutuşuyorlar. Tutuşmayın, vakti saati gelince bu kapılar da açılır. Hadi bakalım, yüz binleri bir de siz ağırlayın. Paranız var güçlüsünüz, Yunanistan'a 100 kişi gidince bizi telefonla arıyorsunuz. Burada 4 milyon var.”
Erdoğan’ın “Vakti gelince açılır” dediği kapıların 28 Şubat’ta açılmasında belirleyici rol oynayan faktör ne olabilirdi? Bu zamanlamayı Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde yaşadığı yeni bir hayal kırıklığı mı tayin etmişti?
Hayır; “sığınmacıları Yunanistan üzerinden Avrupa’ya gönderme operasyonu”nun 28 Şubat’ta başlatılmasına neden olan gelişmenin Türkiye’nin AB ile ilişkilerinin durumuyla doğrudan bir ilişkisi yoktu. Erdoğan “kapıların açılmasına” 27 Şubat’ta İdlib’de 36 Türk askerinin Rus ve Suriye hava saldırısı sonucunda öldürülmesinin hemen ardından karar verdi.
Ankara’nın göçmen operasyonunu 28 Şubat’ta başlatmaktaki amacı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 1974’teki Kıbrıs Savaşı’ndan bu yana bir seferde verdiği bu en ağır kaybın Türk kamuoyunda yaratabileceği infialin etkisini azaltmak, dikkati başka bir yöne çekmek, gündemi değiştirip baskılamaktı.
Suriye’deki savaştan kaçarak Türkiye’ye sığınan toplam 3,5 milyon Suriyelinin ülkenin yerli halkında giderek artan bir rahatsızlık yarattığı ve iki kesim arasındaki gerilimin tırmandığı biliniyor. Bu kriz durumunun 2019’daki yerel seçimlerde iktidar partisi AKP’nin kayıplara uğramasına neden olduğu da tespit ediliyor.
Ankara, 27 Şubat’ta İdlib’de verilen ağır kayıp karşısında kamuoyunun “en azından Suriyelilerden kurtulmakta olduklarını” düşünerek teselli bulmasını arzuladı. Yoksa, “Yunanistan’a gönderilen göçmen sayısı” İçişleri Bakanı Soylu tarafından her gün güncellenmezdi. Suriyelilerin Türkiye’den nihayet gittikleri görülsün, algılansın istendi.
2015’te de kapılar açılmış ve bu sayede Türkiye’den Avrupa’ya en büyük grubunu Suriyelilerin oluşturduğu 1,1 milyon sığınmacı gitmişti. O zaman herhangi bir Türk yetkilinin Avrupa Birliği (AB) topraklarına geçen sığınmacı sayısı hakkında kamuoyunu her gün bilgilendirdiğine tanık olmadık. Çünkü 2015’teki sığınmacı akınının hedefi 2020’deki gibi Türk kamuoyu değil, gerçekten de AB’ydi.
Ankara 2015’tekinden farklı olarak bu kez Bulgaristan’ı sakındı ve sığınmacıları Yunanistan’a yönlendirdi. Bulgaristan’ın kayırılmasında Bulgaristan Başbakanı Boyko Borisov’un 2 Mart 2020’de Ankara’ya yaptığı çalışma ziyareti kadar, Türkiye ile Avrupa arasındaki kara taşımacılığının Bulgaristan üzerinden yapıldığı gerçeğinin de rol oynadığını kabul etmek gerekir. Nitekim, Bulgaristan’ın da Türkiye’ye karşı kozları vardı.
Ankara’nın 28 Şubat’ta Yunanistan’a karşı başlattığı “göçmen geçirme operasyonu” İdlib’deki savaşın gidişatıyla o denli senkronize edilmişti ki Soylu’nun “giden sığınmacı sayısı”nı paylaştığı son tweet’i 6 Mart’ta atması da rastlantı olamazdı. Bir gün öncesinde ise Moskova’da Türkiye ve Rusya, İdlib’de ateşkes için anlaşmışlardı. İdlib’deki gerilimin düşürülmesine paralel biçimde Türkiye’nin Yunanistan sınırındaki gerilim de azaltıldı.
Bu yönde başka bir anlamlı adım 7 Mart’ta geldi; Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın talimatıyla Ege Denizi mülteci geçişlerine kapatıldı, tansiyon daha da düşürüldü.
Ankara’nın 28 Şubat’ta başlattığı “sığınmacı krizi” çifte kullanımlı bir enstrümandı.
Birinci ve öncelikli kullanım amacı İdlib gündemini baskılamanın yanı sıra Türkiye’nin içindeki “Suriyeliler krizi” algısını hafifletmeye yönelikti. Bu fırsattan istifade, “sığınmacı krizi” AB üzerinde bir baskı oluştursun istendi. Sığınmacılar konusunda AB ile 2016’da varılan ve fakat tam olarak uygulanmayan anlaşmanın güncellenmesinin arzulandığı, Dışişleri Bakanı Mevlut Çavuşoğlu tarafından dile getirildi.
Ankara, yeni “sığınmacı krizi”ni, İdlib’deki hava saldırısında uğranılan zayiatın ülke gündeminde geri plana itilmesi için kullanmakta kısmi bir başarı kaydetmiş olabilir. Ama bu kriz, Türkiye’nin “Suriyeliler sorunu”nu hafifletmekte hiç de işlevsel olmadı. Çünkü 28 Şubat’tan başlayarak Yunanistan sınırına gidenler ya da gönderilenlerin arasında Suriyeliler sadece küçük bir azınlığı teşkil ediyordu. Al-Monitor’un olayı yerinde izleyen gazetecilerden aldığı bilgiye göre Avrupa’ya geçmek isteyenler arasındaki en kalabalık grup Afganlardı. Onları İranlılar, Pakistanlılar ve Iraklılar takip ediyordu.
2015’te Türkiye, bugünkünün tersine sessiz sedasız sınırını açtığı zaman Avrupa’ya geçenlerin çoğu ise Suriyeliydi. Aradan geçen beş yıl içinde ne değişti de Suriyeliler kapı açıldığı halde Türkiye’den ayrılmayı bu kez tercih etmediler? Cevabı şu: Suriyeliler kendilerine iyi veya kötü bir yaşam kurarak artık Türkiye’ye yerleşmişlerdi. İstatistikler Türkiye’deki Suriyelilerin sayısının 2017’den beri artmayıp 3,5 milyonda konsolide olduğunu ortaya koyuyor. Suriyelilerin tercih kendilerine bırakıldığında Avrupa’da yeni bir maceraya atılmak yerine Türkiye’de kalmayı seçtikleri anlaşılıyor. Hele de karşılarında, Yunanistan sınırında da görüldüğü gibi kendilerine “Hoş geldiniz” demeyen bir Avrupa varsa, şartlarını fazla zorlamak istemeyecekleri belli.
Ankara’nın 28 Şubat’ta Türkiye-Yunanistan sınırında başlattığı bu yeni sığınmacı krizi iki gerçeği gösterdi.
Birincisi: Suriyeliler, Batı dünyası kendilerine daha güzel bir yaşam vadetmedikçe Türkiye’yi kendi istekleriyle terk etmeyecekler. Dolayısıyla Avrupa’yı “yüz binlerce Suriyeliyi kendilerine göndermekle” tehdit etmek, bu son krizden sonra eskisi gibi etkili olmayacaktır.
İkincisi: Müteyakkız Yunanistan’ın sınırda aldığı sert tedbirler Ankara’nın sığınmacı kartını etkili biçimde kullanmasına engel olmuştur. Ankara, elindeki “sığınmacı kartı”nı bir kez daha kullanmayı deneyerek aslında bu kartın miâdının dolduğunun anlaşılmasına yardımcı oldu.