•     29 Mayıs 2024

14 Mayıs’a da “Darbe” Dediler, Çünkü Kaybediyorlar

İktidarın meşhur “ver imamı al papazı” siyasetini unutmadık değil mi?
Hani iktidar, Fethullah Gülen’in ABD’den Türkiye’ye iadesini sağlamak için İzmir’de yaşayan Amerikalı rahip Andrew Brunson’ı hapse koymuş, adeta bir rehine gibi tutulan Brunson’ın uzayan neticesiz mahpusluğu aradan iki yıl geçtikten sonra Trump yönetimi ve Ankara arasında bir krizin patlak vermesine yol açmıştı...
İşte bu kriz 10 Ağustos’ta 2018’de Trump’ın attığı bir tweet ile zirveye tırmandı.
Trump’ın Twitter mesajında, “Türkiye’den çelik ve alüminyum ithalatında gümrük vergilerinin iki katına çıkarılmasına karar verdim” demesi üzerine, Türk Lirası ABD Doları karşısında bir günde yüzde 20 değer kaybetmiş, bir gün önceki kapanış fiyatı 5.28 olan ABD Doları 6.38’e fırlamıştı.
Bu olayı neden hatırlattığıma gelince...
Erdoğan’ın meşruiyetten yoksun, kötü planlanmış, kötü uygulanmış ve ülkeye maliyeti çok ağır olmuş “ver imamı al papazı” siyasetinin çökmesinden sonra, bu başarısızlıktaki sorumluluğunu üzerinden atmak için ne tür bir anlatı cambazlığına başvurduğunu anımsatmak için.
Çünkü aynı cambazlıkları, hikâyeye yeni halkalar ekleyerek bugün de devam ettiriyorlar.
O zaman, 18 Ağustos 2018’de şunları söylemişti Erdoğan:
“Kurla ekonomik darbe yapmaya çalışıyorlar. Birileri bizi güya ekonomi, yaptırım, kur döviz, faiz, enflasyonla tehdit ediyor...”
“Sokak darbesi, yargı-emniyet darbesi, çukur eylemleriyle terör darbesi, seçim sonuçlarını bahane ederek siyaset darbesi yapmaya kalktılar. Kuru, dövizi, faizi, kullanarak ekonomik darbe yapmaya kalktılar.”
İktidar, kendi bekasını tehdit ettiğine inandığı olaylar ve durumlar arasında hiçbir ayrım yapmıyor, demokrasinin genel işleyişi ve anayasal sınırlar içinde meşru olan eylemlilikler, protestolar iktidara göre gayrimeşru ve bunları diğer gayrimeşru hadiselerle aynı zincirin halkalarıymış gibi anmakta kendileri açısından hiçbir ahlaki ve vicdani sakınca yok.
“Sokak darbesi” olarak niteledikleri Gezi Direnişi’ni gayrimeşru addettiklerini biliyorduk da Erdoğan’ın “seçim sonuçlarını bahane eden siyaset darbesi” dediği ne olabilirdi 2018’de?
Burada Erdoğan’ın “siyaset darbesi” diye bahsettiği,
Muharrem İnce’nin 24 Haziran 2018 seçimlerinde iktidar tarafından herhangi bir seçim hilesi yapılması halinde 50 bin avukatla YSK’nın önünde olacağı uyarısıydı. Ama bu “darbe” hiçbir zaman gerçekleşmedi, çünkü İnce o gece ortadan kayboldu malumunuz; avukatlar ise boşuna beklediler.
Gerçekleşmemiş bir eylemi bile darbe olarak nitelendiren, bundan darbe mağduriyeti üreten bir Erdoğan...

İktidar demokrasiden rahatsız
Cumhurbaşkanı, dört yıl sonra bu kez Altılı Masa’nın 28 Şubat 2022’de Ankara’da düzenlediği, “Yarının Türkiye’si İçin Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem” başlıklı sunum ve imza törenini gayrimeşru eylemler dizisinin son halkası olarak takdim etti:
“Gezi olaylarıyla, 17-25 Aralık emniyet-yargı darbesiyle, çukur eylemleriyle, sınırlarımıza yığılan terör örgütleriyle, 15 Temmuz’la, ekonomik tuzaklarla başaramadıklarını 28 Şubat ittifakı projesiyle elde edemezler, edemeyecekler.”
Oysa olan şuydu: Muhalefet partileri, yasalar ve anayasanın kendilerine verdiği hakları kullanarak bir araya gelmişlerdi ve adına “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” denilen bu ucube rejime son verip Türkiye’yi parlamenter demokrasiye geçirmek için güç birliği yapacaklarını ortak bir metin esasında ilan ediyorlardı.
Adına “demokrasi” denen rejim, iktidarların seçimle iş başına gelmesi kadar seçimle gidebilmesini sağladığı ve bu yolla, halkın iradesi doğrultusunda meydana gelen değişim sayesinde sorunların çözümünü mümkün kıldığı için insanlığın bugüne kadar üretebildiği en erdemli, en adaletli ve verimli rejimdir ama bu iktidar demokrasinin işlerliğinden belli ki çok rahatsız.

Soylu’ya göre seçim gayrimeşru
İktidarın kafa dünyasına göre demokrasi kendi egemenliğini tehdit ediyorsa darbeyle, darbecilikle özdeş.
Şu tehlikeli, hastalıklı zihniyete bakın mesela...
İçişleri Bakanı ve AKP İstanbul 2. Bölge milletvekili adayı Süleyman Soylu neler demiş (dün) 28 Nisan’da:
“15 Temmuz, fiili darbe girişimiydi. (...) 14 Mayıs 2023, Batı’nın siyasi darbe girişimidir. Türkiye’yi tasfiye etmeye yönelik hazırlıkların her birini bir araya getirerek oluşturulabilecek siyasi darbe girişimidir.”
Bu açıklama muhalefeti ve muhalif seçmeni korkutmalı mı? Ürpermeli miyiz, dehşet içinde mi kalmalıyız, tüylerimiz diken diken olup dişlerimiz birbirine mi vurmalı?
Hayır, tabii ki hayır!
Asla!
Demokrasi düşmanlığının en galiz biçimde ifadesini bulduğu bu açıklamanın sahibi ve sahiplerine verilecek en doğru cevap, 14 Mayıs’ta Türkiye’yi mevcut otoriter rejimin karanlığı ve yoksulluğundan aydınlığa, feraha ve refaha çıkaracak oyları sandığa atmak ve sonrasında da o sandıklara sonuna kadar sahip çıkmaktır.
Sonrasında bırakalım demokrasi düşmanları korksun.
Zaten görüyorsunuz işte, çok korkuyorlar.
Kaybetmek üzere olduklarını görüyorlar çünkü.
Öyle olmasa, iki muhalif siyasi ittifakı seçime katılarak darbe girişiminde bulunmak gibi akla ziyan bir suçla itham etmezlerdi.
Ama bunun ötesinde 14 Mayıs 2023 seçimlerinin bütün olarak bir “darbe girişimi” olduğunu öne sürüyorlar.
Hangi demokraside seçilmiş hükümeti seçimle devirmek darbedir, darbeciliktir?
Bilakis, seçilmiş hükümetleri, başkanları seçimle devirmek demokrasinin özüdür.
Soylu’nun bu mütecaviz ve demagojik beyanı, iktidarın 14 Mayıs seçimlerini şimdiden gayrimeşru ilan ettiği anlamına geliyor. Uzun sözün kısası, seçimi kaybettiklerinin itirafıdır bu.

O Batı, AKP’yi desteklemedi mi?
Evet, Soylu’nun açıklaması saldırgandır, demagojiktir ve tarihi gerçeklerle taban tabana zıttır.
İktidarda kalmak için Batı’nın desteğinden yıllar boyunca bolca istifade etmiş olan bu iktidarın ta kendisidir.
Şimdi de Körfez monarşilerinden ve Moskova’dan medet umuyorlar iktidarda kalmak için.
Millet İttifakı bileşenleri ise sadece kendi öz güçleri ve halkın desteğiyle, devletin içinden yardım almaksızın, uluslararası konjonktürün ve Batı devletleri dahil her türden yabancı aktörün uzaktan ya da yakından desteği olmadan, ülkemizin kati felaketini hazırlayan bu ucube rejimi demokratik yollardan tasfiye edip yerine hukukun üstünlüğünü temel alan bir parlamenter demokrasiyi kurmak üzere bir araya gelmişlerdir. Türkiye’nin son yüz yılında bu ilk kez gerçekleşen, benzersiz ve eşsiz bir fenomendir.
Batı, Türkiye’nin kendi öz gücüyle demokratikleşme dinamiğinin gerçekliğini ve bunun fiile geçmek üzere olduğunu henüz yeni algılamaya başladı. Yoksa, “otoriter iktidarlar muhalefet ne yaparsa yapsın seçim kaybetmez” gibisinden basitçe bir ezberi tekrarlayıp durmakta ve Türkiye’nin mevcut şartlarında dahi demokratikleşmenin gerçekleşeceğini söyleyenlere küstahça burun kıvırmaktaydılar.
Bu bakımdan demokrasi güçlerinin Batılılara hiçbir borcu yoktur.
Belki de iktidarı, Batı’nın Türkiye gerçeklerini görmeye başlaması rahatsız etmiştir.
Kafalarındaki Batı imgesi neyse artık, bu da Türkiye’nin demokratlarının derdi değil.