İdlib’de yüzleşmek

07.Eyl.2018 Cumhuriyet

Suriye’nin bir vilayeti olan İdlib’e karşı Rusya destekli Suriye operasyonu engellenemez, durdurulamaz. Suriye’nin İdlib’in tamamını geri almasının önüne diplomasi yoluyla belki geçilebilir. Bir parça arazi ve yerleşim merkezinin Ankara’nın kontrolündeki cihatçıların elinde kalması belki sağlanabilir. Rusya karşısında buna benzer bir sonucu temin edebilecek diplomatik kapasiteye sahip tek ülke Türkiye’dir. Suriye’de yenildiklerini ne zamandır bilen ve artık hiçbir stratejik hedefleri kalmamış bulunan Türkiye’nin Batılı müttefikleri de Rusya’nın Ankara’yla iyi ilişkilerini sürdürmek istemesinden gücünü alan bu diplomatik kapasiteye bir şans tanımaktadırlar.
Ankara’nın, İdlib hususunda bugün Tahran’da “Astana Süreci” ortaklarından ne alabileceğini ya da bir şey alıp alamayacağını göreceğiz.
Şurası ise kesindir: “Astana Süreci” güya “Cenevre Barış Görüşmeleri”ni destekleyen bir mekanizma olarak tasarlanmıştı ama aslında Rusya’nın Suriye’deki savaşı yönetme ve kazanma planının ta kendisiydi. “Astana” uyarınca tesis edilen dört adet çatışmasızlık bölgesi Rusya destekli Suriye ordusu tarafından birer birer alınıp sıranın sonunda İdlib’e gelmesi karşısında başka söze gerek yoktur. Bu “çatışmasızlık bölgeleri”nden İdlib’e gitmelerine izin verilenlerle birlikte şimdi 70 bine yakın silahlı cihatçı burada sıkıştırılmış bulunuyor. Bunların yarısına yakını yabancı ve bu yabancıların önemli bir kısmı da Orta Asya, Kafkasya ve Çin’in Uygur bölgesinden. Bir kısmı da Avrupa’dan. Rusya bunları İdlib’deyken imha etmek istiyor.
Suriye’de yedi yıl önce dış destekli silahlı isyan olarak başlayıp, sonra iç savaşa dönüşen, ardından vekâleten savaşa evrilen ve 2014-15’ten itibaren dış güçlerin doğrudan askeri müdahalesiyle süren çatışmanın bildiğimiz hali, nihayet İdlib’de fevkalade kanlı ve trajik biçimde son bulacak.
Haritaya bakınız; İdlib bölgesi, Suriye’nin en önemli üç kenti Halep, Lazkiye ve Şam’ın arasına bir bıçak gibi saplanarak ülkenin yeniden inşası için gerekli olan karasal bağlantıyı önlüyor. Bu üç merkezi birbirine bağlayan stratejik otoyollar İdlib bölgesinden geçiyor. 2015’in başında, o zamanki Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar ittifakının desteklediği cihatçı ordusu İdlib’in tamamını ele geçirmiş ve bu gelişme Rusya’nın aynı yıl Suriye’ye müdahalesini büyük ölçüde tetikleyen faktör olmuştu. Rusya’nın şimdi İdlib’in bugünkü haliyle Suriye’ye her bakımdan tehdit olarak varlığının devamına göz yumması, bu ülkeye yaptığı müdahalenin nedeniyle temelden çelişir. Üstünlük ve güç, Suriye ve hamisi Rusya’nın eline geçmişken İdlib’in ihmal edilmesi gibi bir ihtimalden söz edilemez.
Şam’da rejim değişikliği için bu ülkeye cihatçı, silah ve para akıtıp savaşın uzamasına, yıkım ve insani trajedinin büyümesine neden olan güçler, doğrudan ya da el altından destekledikleri unsurlar vasıtasıyla İdlib’den sonra artık tek bir amaç güdebilirler: Kendileri savaşı madem kaybetmişlerdir, o halde bu, kazananlar için astarı yüzünden pahalı bir zafer olmalıdır; yakılıp yıkılmış Suriye, Rusya’nın başına kalsın, barış ve istikrar olmasın... Bu politikanın muhtemel vasıtası sabotaj eylemleridir, kendilerine yapılsa “terör” diyecekleri silahlı saldırılardır.
Ankara’daki zevatın bu aşamadaki tek kaygısı ise Türkiye’nin ulusal güvenliği olmak zorundadır.
İdlib bağlamında önümüzde duran üç büyük mesele vardır:
Birincisi, olası mülteci akını ve bunun yönetimi. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu “Biz Suriyelilerin dönmesini sağlamaya çalışırken ilave 2 milyon mültecinin nereye gideceği belli olmaz” diyerek Avrupa’yı işaret etmiştir. İdlib kaynaklı bir mülteci krizi sadece Türkiye’nin değil, Avrupa’nın da büyük baş ağrısı olmaya adaydır.
İkincisi, İdlib’den kaçacak silahlı cihatçı unsurların Afrin’e ve “Fırat Kalkanı” bölgesine yerleştirilmemeleri halinde ilk aşamada Türkiye’den başka gidecek adreslerinin bulunmamasıdır. Çavuşoğlu bu bağlamda yine Avrupa’ya mesaj yollamıştır: “Teröristler nereye gidecek? Türkiye’ye gelebilir, geldikleri ülkeye ya da Avrupa’ya gidebilir.”
Türkiye’nin kendi ağırlaşan ekonomik krizinde medet umduğu Avrupa güçleri Almanya ve Fransa’yla şimdi bir de mülteci ve terörist pazarlığı içinde girme ihtimali belirmiştir.
Üçüncüsü, TSK’nin Astana Süreci’nde varılan anlaşma uyarınca İdlib çeperinde kurduğu 12 gözetleme istasyonudur. Operasyon başladıktan sonra bunların orada durmasının Türkiye’ye herhangi bir jeopolitik avantaj sağlamayacağı, tam tersine Türkiye’yi gereksiz risklerle karşı karşıya bırakacağı açıktır.
“İdlib”, Ankara’nın her bakımdan yanlış Suriye politikasının neticesinde Türkiye’nin giymek zorunda kalacağı ateşten bir gömlektir. Türkiye bu çökmüş politikanın tarihsel maliyetini nasıl optimize edecektir? Meselemiz budur.